55# Peygamberler sadece Ortadoğu’ya mı gönderildi? Çin’e peygamber gönderildi mi?

peygamberler ortadoğu'da Peygamber

Özet

Peygamberler neden hep Ortadoğu’ya gelmiştir? Örneğin Çin’e, Hindistan’a, Yunanlılara peygamber gönderildi mi, neden Çin’de, Türkler’de peygamber yok gibi sorular sorulmaktadır.

Kuran’da Allah her millete elçi gönderildiğini ve elçilerin ortak mesajının Allah’tan başkasına ibadet edilmemesi gerektiği olduğunu bildirir. Yazılı olmayan tarihin içinde insanlığın çok büyük olayları olmasına rağmen, devenin üstünde pire kadar kalan yazılı tarih içinde acaba bu elçilerin izlerine rastlayabilir miyiz? Bu makalede buna cevap arayacağız ve Çin’den, Hindistan’a, Mezoamerika’dan Avrupa’ya, Orta Asya’dan Afrika’ya kadar tek Tanrı’lı dinlerin ve bu dinlerin öncüllerinin izlerini araştırmaya çalışacağız. Yazı, konunun kapsamından dolayı bir kitap olabilecekken her konu en özet ve gerekli şekliyle anlatılmaya çalışıldı, yine de biraz uzun görünebilir ama bilgiye susamış kişiler için tek solukta bitirilebilecek bir yazıdır.

Giriş

Allah, Kuran’da her millete elçi gönderdiğini söylüyor.

Nahl 36: “Andolsun, biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.”

Bu ayete göre her millete elçiler geldi. Fakat her millete gelmesi her şehre geldiği anlamına gelmiyor. Elçiler medeniyetlerin ana şehirlerine gönderiliyor.

Furkan 51: ““Eğer isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik.”

Kasas 59: “Rabb’in, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir rasulü (elçiyi) anakentlerine göndermedikçe, yıkıma uğratıcı olmadı. Biz, halkı zulmetmedikçe, kentleri yıkıma uğratıcı değiliz.”

Peki bu peygamberleri Ortadoğu haricinde neden göremiyoruz?

Bu sorunun cevabını çözebilmek için birkaç hakikati birlikte anlamamız gerekiyor.

Öncelikle Kuran’da bahsedilen elçiler bildiğimiz kadarıyla Ortadoğu, Mısır insanlarıdır. Peygambere sorulan sorular üzerine yedi uyurlar veya Zülkarneyn gibi şahıslardan da bilgiler verilmiştir ki yedi uyurlar muhtemelen Roma topraklarında yaşamıştı, Zülkarneyn ise çift boynuzlu demek olup bir isimden çok bir lakaptır ve muhtemelen kralların boynuzlu kasket taktığı Asya gibi bir coğrafyaya ait bir kişiliktir.

Bunlar dışında Kuran Ortadoğu elçilerinden örnekler getiriyor, çünkü Kuran, ilk muhataplarının anladığı örnekler üzerinden anlatım yapan bir üslup sergiler. Fakat kullandığı kişiler ve materyal o bölgenin kişileri ve materyali olsa da materyal üzerinden verdiği insanlık, ahlak, tevhid ve ahiret dersleri tüm insanlık için ortaktır ve her zaman her millete aynı hakikatler anlatılmıştır.

Enbiya 25: “Senden önce gönderdiğimiz her elçiye mutlaka şunu bildirmişizdir: “Benden başka ilah yoktur, kulluğu bana yapın.”

Kuran’ın anlattığı çoğu peygamberlerin de izleri yok

Kuran’ın örnek verdiği elçilere baktığımızda kavimleri arasındaki tüm mücadelelerine rağmen Kutsal kitaplardaki adları dışında geride bir iz bırakmamışlardır. Kuran bunları gayb haberleri olarak anlatıyor. Çünkü Hz. Musa, İsa ve Davud a.s. gibi birkaç elçi dışında diğerlerinden geri kalan bir kitap, vahiy, emir gibi yazılı kaynaklar da yok. Olması da gerekmiyor. Çünkü Allah çok az elçisine kitap indirmiştir. Bu elçiler kendi kavimleri içinde tebliğini sözlü olarak yapmışlardır, onlara uyan olmuş uymayan olmuş fakat kendileri öldükten sonra insanlık putperestlikle kirlenmeye devam etmiş.

Elçilerin görevini temizlikçilerin görevine benzetmekte sakınca yoktur herhalde. Bir mekânı temizlemeği bıraktığınız zaman önceden ne kadar temiz olursa olsun gittikçe kirlenip kokuşur. İşte bedenlerimiz veya evlerimiz fiziksel olarak sürekli böyle bir kirlenmeğe eğilimli olduğu gibi, insanlık da sosyolojik olarak sürekli kendilerine somut tapınılacak Tanrılar üretip gerçek Bir olan Yaratıcılarından kopmaya eğilimlidir. Yani Ortadoğu’da gelen ve isimleri Kuran’da geçen çoğu peygamber kendi zamanlarında başarılı olmuşsa da bunun kalıcı olması mümkün değildir, insanlık yine kendini kirletecektir, bu yüzden Ortadoğu ve çoğu Dünya coğrafyası üç büyük Peygambere kadar putlardan temizlenememiştir. Medeniyetin beşiği olan ortadoğu’da kalıcı temizlik ancak son peygamber olan Hz. Muhammed ile gerçekleşebilmiştir. Çünkü sosyal bir varlık olan insanın toplumsal medeniyet şuuru artık tevhidi tam olarak anlayabilecek ve sahip çıkacak düzeye ancak gelmiştir.

Eşya kirlenmeye insanlık ise putperestliğe meyillidir

Ortadoğu’daki çoğu peygamberin arkalarında iz veya yazılı kaynak bırakmaksızın Dünya’dan göçtükten sonra bölgelerinin tekrar hızla putperestleşmesine bakılırsa Dünya’nın geri kalan kısımlarında da aynı şeyler yaşanmış olması kaçınılmazdır. Yani Hz. Muhammed Dünya’ya teşrif ettiğinde Ortadoğu da dâhil Dünya’nın çoğu geri kalanı putperestlik içindeydi. O halde Ortadoğu’da elçiler geldi de diğer yerlerde elçiler gelmedi diye bu tabloya bakıp çıkaramayız. Yani Kuran Ortadoğu elçilerinden bahsetmiştir ama bu demek değildir ki Dünya’nın geri kalan milletlerine de aralıklarla iyiliğe ve tek Tanrı’ya çağıran elçiler gelmemiş olsun ve bunlar zamanla unutulmamış olsun. Çünkü Ortadoğu örneği bize gösteriyor ki Peygamberler halkını temizledikten sonra insanlık tekrar putperestlik ile kirlenmeğe meyillidir. O halde aynı kaderin Dünya’nın geri kalanında da yaşanmış olması zor değildir.

Eğer son Peygamber Türk coğrafyasından gelmiş olsa idi muhtemelen kutsal kitapta adı geçen örnek peygamberler de orta Asya toplumlarına gelmiş ve adları unutulmuş peygamberler olacaktı. O zaman da Araplara gelen Hud, Salih ve Şuayb a.s. gibi peygamberlerin mücadelelerinden haberimiz hiç olmayacaktı ve Araplara peygamber gelmemiş zannedecektik. Hud ve Salih a.s. gibi peygamberler Araplara gelmiş peygamberlerdir ve Kuran bu peygamberlerin kavimleri helak olduğundan dolayı onlardan bahsetmiştir. Eğer Kuran bahsetmeseydi bu peygamberlerin yaşadığını kim bilebilirdi? Aynı şekilde Dünya’nın diğer yerlerinde antik zamanlarda yaşayıp isimleri silinmiş elçilerin olabilirliği de Hud ve Salih a.s. örnekleri üzerinden düşünüldüğünde çok makuldür ve isimlerinin zaman içinde unutulmuş olması da anlaşılabilir bir konudur.

Peki yazılı kitaplara sahip elçiler neden sadece Ortadoğu’dan çıktı?  

Cevap: Bunun böyle olması Dünya’nın geri kalanına elçi gönderilmediğini göstermez. Bunun sayısız hikmetini en iyi onları gönderen bilebilir. Fakat birkaç hikmet olarak akla şunlar gelebilir; Hz. Musa’ya Tevrat verilmiştir, O’na uyanlar çok sayıda değildir ama dünya tarihinde ağırlığı olan ve Dünya’ya yön veren bir kavmi putperestlikten kurtarmıştır. Kuran’a göre Hz. Musa tevhid dinini ilk getiren elçi değildi. Fakat tevhid dini için en eski yazılı kitap Musa’dan geldiği için Musevilik ilk “tek Tanrılı” din sanılır. Oysaki İslam öğretisinde Musa’dan önce de Nuh gibi, İdris gibi, İbrahim gibi nice sayıda elçiler gelip geçmiştir. Öyleyse Musevilik ilk “tek Tanrılı” din olduğu söylenemez fakat kayıtlarına ulaşılan en eski “tek Tanrılı” din olarak söylenebilir. Parantez açarak şunu da söyleyeyim, Kuran bir tek ilahi din olduğunu ve bütün peygamberlerin aynı dini tebliğ ettiğini söyler, bu dinin Kuran’daki Arapça adı İslam’dır. İlahi öğretilere Musevilik, Hristiyanlık, Sabiilik gibi farklı isimler verilmiş olsa da Kuran’a göre hepsi aynı dindir. Farklı isimlendirilmelerinde sakınca yok.

Tevrat’ın hep müjdelediği ve yeryüzünü değiştireceği beklenen Mesih ise yine Ortadoğu’dan gelmiş, İsrailoğullarını uyarmış fakat sanki Allah O’nu Avrupa ve Amerika kıtasının hatta Dünya’nın çoğunun aydınlatıcı peygamberi olması için göndermiştir. Yani Avrupa kıtası Araplardan çok daha önce putperestlikten kurtulup Allah’ı veya Eski ahitteki ismi ile Yehova’yı bulmuştur. Bu anlamda iki cihangir elçi olan İsa’nın ve Muhammed’in mesajının Dünya’nın tümünü kapladığı ve Musa’nın mesajının ise yeryüzünde ağır bastığı ve peygamberlerin mesajının ulaşmadığı bir milletin olmadığı bilinir. Bu anlamda sorumuz “neden diğer milletlere peygamber gelmemiştir” değil de “neden cihangir üç büyük peygamber Ortadoğu’dan çıkmıştır ve Ortadoğu adeta merkez yapılmıştır” diye olabilir.

Bu sorunun cevabını ise en iyi Allah’ın kendisi bilir. İnsanoğlunun Allah’ın işlerini hemen anlayabilecek seviyeye ulaşabileceğini de düşünmüyorum.

Allah’ın hikmetleri insan aklıyla hemen tamamı kavranamaz

Zuhruf 31: “Ve dediler ki: “Bu Kur’an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?””

Yukarıdaki ayette de insanlar kendi zamanlarının aklınca Allah’a akıl verip şuradan şuradan gelseydi ya diyorlar. Allah ise insanoğlunun anlayamayacağı meseleleri uzun uzadıya anlatmaz ve sadece herşeyin planlı ve olması gerektiği gibi olduğunu şöyle hatırlatır:

Enam 124: “…Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir…”

Ortadoğu başlangıçtır

Ortadoğu coğrafyası yazının, çanak çömlekçiliğin ve insan medeniyetinin oluşmasına yol açacak birçok buluşun gerçekleştiği yerdir, böylece insanların kurduğu ilk düzenli devletler ve medeniyetler buradan doğmuştur. Allah medeniyetin buradan doğmasını takdir ettiği gibi, en çok peygamberlerinin de bu medeniyetin beşiğine gelmiş olması, insanlara tek Tanrılarını ve gerçek adaleti öğretecek kutsal kitaplarını da bu merkezden başlayarak tüm Dünya’ya duyurmuş olması da garipsenecek bir durum değildir. Evet batıyı fennin ve felsefenin bir okulu yapıp Dünya’nın beyni haline çevirdiği gibi Ortadoğu’yu da dinin ve diyanetin bir okulu haline getirmiş ve adeta Dünya’nın kalbi haline dönüştürmüştür. Cihaşümul din hareketlerini buradan başlatıp Dünya’ya yaymayı takdir etmiştir. Tekrar hatırlayalım:

Enam 124: “…Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir…”

İzleri silinmiş Peygamberler

Ortadoğu dışındaki diğer milletlere peygamber gelip gelmediğinin izlerini araştırmak için önce bir yöntem belirlemeliyiz. Bizim buradaki yöntemimiz toplumlarda ahlak değerlerinin yeşermesini sağlayan, adaleti tesis etmeğe çalışan, insanları iyiliğe ve erdeme teşvik eden ve orijinal söylemlerinde tek Tanrı’yı anlattığına dair işaretler bulunan öncü kişileri araştırmak veya kadim dinsel öğretilerinde tek Tanrı’yı benimsemiş olan toplumları göstermek olacaktır.

Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor ki her elçi insanlık tarihinde aynı derinlikte bir etki bırakmamıştır, hatta derin bir etki bırakıp da öğretileri yüzyıllar boyunca anılan elçiler çok azdır, çoğunluğu kendi memleketinde iyiliği ve adaleti ve tek Tanrı’yı anlattıktan sonra bazen hiç inananı olmadığı halde bazen ise birkaç inananı olduğu halde Dünya’dan göçmüştür. Örneğin Lut a.s. kavminden O’na kızları dışında kimse uymamıştır. Nuh a.s. bin yıla yakın kavmi arasında hakkı anlatmış ama çok az kişi dışında inananı olmamış. Hud ve Salih a.s.’ın kavmi O’na inanmamış. Hatta bu insanların kavimleri helak olacak kadar büyük olaylar yaşadıkları halde adları ve izleri hep silinmiş. Kutsal kitaplar bildirmese hafızalardan bile silinmişlerdi.

Şimdilerde bunların yaşadıkları alanlarda arkeolojik çalışmalar ile ancak bu helak olan şehirler yeniden tespit edilebiliyor. İşte yaşayan elçilerin çoğunluğu kavimleri arasında tebliğ görevini yerine getirip iz bırakmadan göçtükleri için sadece insanlıkta derin izler bırakabilmiş elçilerin izlerini bulabiliriz veya bu elçilerin kendisi kayıtlarda olmasa bile bıraktığı tevhid izleri takip edilebilir.

DÜNYA ÇAPINDA İZLER

ÇİN

M.Ö. 551− 479 yılları arasında yaşamış Konfüçyüs Çin’de insanlara genel ahlak değerlerini ders verirken, göksel ve somut bir Tanrıdan bahsetmiştir. Kendini Tanrı’nın peygamberi ve uyarılarının tanığı olarak nitelemiştir.[1] Tanrı’dan da hep tekil olarak söz etmiştir. “İnsanlara yakınmam, Tanrı’ya şikâyet etmem, Tanrı var ve beni biliyor” sözleri semavi dinlerin inançlarını yansıtır. [1] Buna rağmen Konfüçyüs’ün öğretilerinin çoğu değişmeden günümüze ulaşamamıştır. Zamanla Çin’deki Taozim ve Budizm gibi diğer dinlerden uygulamalar eklenerek Neo-Konfüçyüstlüğe dönüştürülmüştür.[2] (Endonezya’nın ilk devlet başkanı olan Sukarno (1901–1970) Konfüçyüs’ün İslam’a ve Hristiyanlara gelen peygamberlere denk bir peygamber olduğunu ve Konfüçyüslüğün devletin dinlerinden biri olduğunu ilan etmiş ve Konfüçyüs’ün öğretilerini kutsal kitap olarak resmiyete geçirmiştir. [3])

Çin’de M.S. 1130−1200 yıllarında yaşamış olan Chu Hsi ise kendisinden 2.000 yıl önce yani M.Ö. 1112 – 1050 yılları arasında yaşamış kahraman bir kral olan Kral Wen hakkında şunları söyler:

Yazarın önerisi:  133# Zemzem arsenikoza yol açar mı?

“Kral Wen gerçekten Tanrı’nın huzurundaydı ve gerçekten Tanrı gibi bir varlık olduğunu, O’nun kil ya da ahşap imgelerle temsil edilen bir biçime kesinlikle sahip olamayacağını iddia etti. Yine de, bu ifadeler eski peygamberler tarafından yapıldığı için, o sözlerin bir temeli olmalıydı. “[4]

Görüldüğü gibi Kral Wen’in kil ya da ahşap putlar gibi olmayan bir Tanrı’ya inandığını ve bu inancın ise eski peygamberlerden geldiğini ve onlardan temel aldığını yazmıştır.

Yine M.S. 226 yılında ölen Chin Mi adlı bilgeye Wu’nun kralı bir elçi gönderir, elçi onu sorguya çeker. Aralarındaki konuşmada Chin Mi tek Tanrı’dan bahseder. O’nun yükseklerde oturduğunu her şeyi duyduğunu fakat bizim gibi kulaklarla olmadığını söyler, Çin’de eskiden tek Tanrı’ya ibadet edildiğini fakat zamanla “aşağılık alt Tanrılara” tapınıldığı için tek Tanrı inancının zayıfladığını söyler.[5]

Yine M.S. 1011−1077 yıllarında yaşamış olan Shao Yung adlı filozofun Tek Tanrı inancını yansıtan şu sözleri semavi dinlerdeki ile aynıdır.

“Göklerden hala ses yok. O zaman Tanrı nerede bulunacak? . . . O’nu ara ama uzak gökyüzünde değil; O, insanın kendi kalbinde yatar.”

Kuran’da da “…Allah kişi ile kalbinin arasına girer…(Enfal 24) denerek Allah’ı göklerde bulamayacağımız ancak kalbimizde bulabileceğimize işaret edilir.

Han Wen−kung (M.S. 768−824) kendi zamanındaki Çin’de bulunan üçlü din sisteminden (Konfüçyüsçülük, Budizm ve Taoizm) rahatsız olduğunu eski Çin’in tek bir dini olduğunu ve göklerin Tanrı’sına inanıldığını söyler.[6]

Yine M.Ö. 1766 Shang hanedanının kurucusu T’ang, Hsia hanedanlığının son hükümdarı Chieh Kuei’yi devirmek için çalışmaya başladı. Her şeye gücü yeten Tanrı’ya kendini ​​feda ederek başladı ve girişimi için bir nimet istedi. İmparatorluğun kurulmasını müteakip ilan ettiği beyanında, Tanrı hakkında şöyle konuştu:

“Tanrı her insana bir vicdan verdi; ve eğer bütün insanlar O’nun emirlerine uygun davranırlarsa, doğru yoldan sapmazlardı. Tanrı’nın yolu, iyiliği kutsamak ve kötüyü cezalandırmaktır. Hsia Meclisi’ne ise suçlarını göstermek için felaketler gönderdi. “[7]

Bu metinde Kral T’ang herşeye gücü yeten bir tek Tanrı’dan bahsediyor, O’nun emirlerine uyanların doğru yoldan sapmayacaklarını söylüyor ki İslam literatüründe buna Sırat-ı Müstakim denir. Yine eski Hsia krallığının günahkârlar olduğunu ve Tanrı’nın onlara felaketler gönderdiğini söylüyor. Bütün bunlar aynı zamanda tek Tanrılı semavi dinlerin öğretileridir.

Bütün bunlardan Çin’de de zaman zaman peygamberler geldiğini ve Tek Tanrı’yı tanıttıklarını anlıyoruz.

Ek olarak, eski Çin’de Tanrı T’ien olarak adlandırılırdı. “T’ien Chu” Göklerin (Evrenin) Rabbi olan T’ien demekti.[8]

HİNDİSTAN

Bir Hintli sosyal reformcu olan Ram Mohan Roy (1772–1833) Hinduizm’in kutsal kitapları olan Upanişadların tek Tanrı inancından bahsettiğini ve Hinduizm’in kökeninde tek Tanrılı bir inanç olduğunu ve aslına döndürülmesi gerektiğini savunmuştur.[9, 10] Hintli filozof Dayanand Saraswati (1824–83) Hint kutsal metni olan Vedalar kitabının tek Tanrı’lı bir anlatımdan geldiğini belirtmiştir.[10] Mesela Upanişadlar’da her şeyin Tanrı’sı Brahman şöyle anlatılır:

“Brahman her şeydir. Evrende var olan bütün görüntüler, arzular, duyular Tanrı’dan zuhur ederler. Tanrı’yı tanımak için, kişinin kendisi ile kalbinin derinliklerinde gizli bulunan Tanrı’nın aynı Varlık olduğunu idrak etmesi gerekir. Kişi, ancak bu şekilde ölümden kurtulur.” Çandogya Upanişad

“Bütün bu evren Brahman’dır. Her şey O’ndan çıkar, ondan kaynaklanır. Her şey O’nda erir, O’nda çözülür, O’nda yok olur. Ve her şey Onla devamlılığını sürdürür…” Çandogya Upanişad

“Brahman en üstün olandır, bütün duyuların ve düşüncelerin ötesindedir… Brahman her insanın yüreğindedir.” Çandogya Upanişad

Bütün upanişadlarda üzerine basılarak öğretilen temel öğreti, bütün evrenin Tanrı olduğu veya evrenin Tanrı’dan olduğu, insan ruhunun da (Atman) aslında Tanrı’nın bir parçası olduğu ve öldükten sonra su damlasının okyanusla birleşmesi gibi insanın da Tanrı ile birleşeceği, onda özümlenip Tanrı’da yok olacağı onunla bir olacağı doktrinidir. Kuran’da da “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. (Bakara 156)” ile aynı hakikat ders verilir.[11]

Upanişadlar geçmişte Hindu Rişileri (Hindu peygamberleri) tarafından insanlara ders verilen öğretilerdir,[11] bu öğretiler zaman içinde kitaplaştırılarak bugüne kadar ulaşmıştır. Yani tıpkı semavi üç dindeki gibi Hinduların da peygamberleri gelmişti ve onlara Tanrı’yı herşeyin yaratıcısı Brahma olarak anlatmışlardı. Sonraları bu tekillik Vişnu (muhafaza edici) ve Şiva (yokedici) ile üçe ayrıldı, fakat bu iki Tanrının’da Brahma’nın ayrı fiziksel ifadeleri olduğuna inanılır. Yani İslam’da Allah’ı anlatırken kullandığımız Hafız (muhafaza edici) ve Kahhar (yokedici) isimleri somutlaştırılmış ve bazıları zamanla bunları farklı Tanrılara dönüştürmüş iken diğer bazıları bunları da Brahma’dan gelmiş tek Tanrı’nın farklı görüntüleri olarak yorumlamışlardır.

Kısaca, Hindistan’ın kadim dini olan Hinduizm Hint peygamberleri olan Rişiler tarafından tek Tanrı olan Brahma’yı insanlara anlatmışlardır. Fakat zaman içinde öğretiler bozulmuş ve reenkarnasyon ve karma gibi inançlar karıştırılarak Hinduizm asıl maksadından sapıp batıl bir din haline getirilmiştir. “Dünya dinleri” kitabının yazarları olan Melton ve Baumann’da Hinduizm’in tek Tanrılı bir din olarak başladığını söyler ve Vişna ve Şiva gibi Tanrıların Brahma’nın farklı tecellileri olduğunu belirtirler.[12] Tıpkı İslam’daki Hafız ve Kahhar isimlerinin Allah’ın farklı tecellileri olması gibi.

Eski Hindistan’ ın en büyük destanı Mahabharata’nın bir bölümü olan Gita’da Tanrı’nın her yeniçağın başlangıcında elçilerini farklı yerlerden gönderdiği ve ezilmişlere yardım ettiği, günahkârları cezalandırdığını söyler. Dr. H. K. Gandhi bunları anlatırken gelen elçilerin mesajının aynı olduğunu, Muhammed’in paganizmle savaştığını, İsa’nın hahamlarla ve yöneticilerle savaştığını, Budha’nın, Musa’nın veya İsa’nın Tanrı’nın yeryüzündeki elçiliğini yürüten üstün insanlara örnekler olduğunu söyler. [13] (Yazarın kitabı Hinduizm’in karma düşüncesini anlatıyor, konumuzla alakalı olduğundan bu düşüncesini almamız kitabındaki her bilgiye katıldığımız anlamına gelmiyor.) (Budizm bir Tanrı inanışından bağımsız meditasyon öğretileri olarak tanınsa da Budist tapınaklarındaki dua eden antik heykeller bir soru işareti oluşmasına yol açıyor, acaba Budha tek Tanrı’yı öğretirken bunun yanında ruhsal huzur için meditasyon uygulamalarını öğreten biriydi de zamanla onun öğretileri tamamen meditasyon olarak mı pratiğe döküldü diye akla geliyor ama belli ki karanlık tarihin evirdiği belirsiz bir konu olarak kalmıştır.)

Hinduizmde ve Jainizmde Tanrı’nın bir günü insanlık için büyük devirlere karşılık gelir ve her devrin başında bir elçi gönderilmiştir, şu ana kadar içlerinde Budha’nın da olduğu 24 elçi geldiğine inanılır.[14] Bu inanış tam olarak doğruyu yansıtmasa da Tanrı tarafından gönderilen elçilere olan inancın kalıntılarını gösterir.

AFRİKA

“Dünya dinleri” kitabının yazarları olan Melton ve Baumann Afrika eski dinlerinin tamamının tek Tanrılı din olduğunu ve Tanrı’nın her şeyden uzakken (aşkın) aynı zamanda her şeye yakın (içkin) olduğuna inanıldığını belirtirler. (Bu öğreti İslam’daki zamandan ve mekândan münezzeh olmanın aynısıdır.) Yüce varlığın (Tanrı) insan olmadığı halde kişisel özelliklerinin olduğuna ve diğer ruhsal varlıklardan izole olduğuna inanıyorlar. Göklerde veya Cennet’te bulunduğuna ve yağmur, güneş gibi doğa olaylarını yönettiğine inanıyorlar. Tanrı’nın kendi seçtiği gibi neye karar vereceği öngörülemez, merhametli veya merhametsiz hale gelebilir. Açıklanamayan olaylarla karşılaşanlar için düşünceleri, “Tanrı bunu yaptı”, “Tanrı’nın iradesi” veya “Tanrı bilir” (ama anlamıyoruz) şeklindedir. Yüce varlık Tanrı’nın yanında ruhsal varlıklara da inanırlar fakat onlara genelde Tanrı demezler. Bazı sınırlı yerlerde bunlara Tanrı denilse de göksel tek Tanrı’nın yerine kullanmazlar ve Tek Tanrı’ya ulaştıracak aracılar olarak görürler.[15]

Nesilden nesile aktarılan çeşitli efsaneleri vardır, mesela insanın yaratılışını bir ağaç ile ilişkilendiren veya topraktan yaratıldığını söyleyen efsaneleri vardır ve zaman içinde farklılaşarak günümüze ulaşmıştır. Birçok efsaneye göre, insanlar başlangıçta tarif edilemez bir mutluluk, ölümsüzlük ve Tanrı ile engelsiz bir dostluk durumunda yaşadılar. Tanrı cennette yaşamasına rağmen, cennet başlangıçta dünyayla yakından bağlantılıdır. Tanrı, cennetteki insanların tüm yiyecek ve giyecek ihtiyacını sağladı ve onlara nasıl yere kadar gideceklerini, bira yapmayı, avlamayı ve yemek yapmayı öğretti. Fakat bu cennet uzun sürmedi ve bir süre sonra Tanrı insanlardan uzaklaştı. İnsanlar yeryüzüne indi. Bu inişin sebebi çoğunlukla insanların kusurları olarak görülüyor fakat bazı anlatımlarda insanların günahı ve itaatsizlikleriyle direk ilişkilendiriliyor. Efsanelerinde Tanrı insanla iletişim kurmak için bukalemun, kertenkele ve yılan kılığında elçiler gönderip mesajını iletiyor fakat zamanla Tanrı ve insan arasındaki iletişim kopuyor.[15]

İnsanların Cennet’ten Dünya’ya kovulmaları, Tanrı’nın Dünya’daki insanlarla iletişim için elçiler göndermeleri kadim öğretilerdir ve semavi dinlerin öğretileri ile ufak farklılıklar hariç uyuşmaktadır. Örneğin İslam’da mesajları melekler getirirken Afrika’da bu gerçeklik zamanla sürüngen hayvanlar şeklinde anlatılagelmiştir.

Bahr ise Afrikalıların tek Tanrı’ya inandıkları için İslam’ı ve Hristiyanlığı kabul etmeğe yatkın olduklarını söyler.[16]

LATİN AMERİKA

Bazı eski Maya yazıtlarında “Hunab Ku” diye bir ifade geçer. Hunab Ku “Tek Tanrı” demektir. Mayaların yaratıcı en büyük Tanrı dediği Itzamna’nın veya babasının kast edildiği düşünülmektedir. Itzamna gökteki Tanrı demek olup birçok kültürdeki Gök Tanrı inancı ile paraleldir.[17]

Tevfik Aksoy, master tezinde şunları aktarmıştır:

Mayalar, her yerde tezahür etmiş olarak gördükleri “Kutsal Ruh”a inanmışlardır. Ona Ku, “Evrensel” Hunab, diyorlardı ki, O, “Birdeki bütün-her şeyi içeren Bir”di. Yaratılmış her şey onun iradesiyle, yaratılmıştır. Bu inandıkları tanrıyı hiçbir şeye sığdıramadıkları için onu her hangi bir imge olarak tasarlamamışlardır. Ancak onun ne başlangıcı ne de sonu olamayan direğe benzetmişlerdir. [41]

Hunab Ku’nun geçtiği en erken kayıtlar 16. yüzyıla aittir. Bazıları bu kelimenin İspanyol Hristiyan işgalcilerden alınmış olabileceğini düşünse de Hristiyanlardan alındığına dair bir iz yoktur. Çünkü Hristiyanlığa ait söylemler veya kavramlar barındırmaz. Dolayısıyla Hunab Ku “Tek Tanrı” ifadesinin mayalarda kadim bir öğretinin kalıntıları olması daha mantıklı görünüyor.

Barnett, Azteklerde bir Tanrılar panteonunun olmadığını bunun sebebinin tasvir edilen tüm Tanrıların aslında tek bir Tanrı’nın farklı yansımaları (İslam’daki farklı isimlerle tecelli etme) olduğunu söyler. Bunun da Aztek dinlerini panteonu olan pagan dinlerinden ayırıp tek Tanrılı dinlere benzer yaptığını bildirir.[18] Barnett, Azteklerde düzenli bir Tanrılar panteonunun olmadığını bunun sebebinin anlatılan tüm Tanrıların aslında tek bir Tanrı’nın farklı yansımaları (İslam’daki farklı isimlerle tecelli etme) olduğunu söyler. Bunun da Aztek dinlerini gerçek bir panteonu olan pagan dinlerinden ayırıp tek Tanrılı dinlere benzer yaptığını bildirir.[18] Buna rağmen inandıkları bir en büyük Yaratıcı Tanrı vardı ve diğer küçük Tanrılar O’nun yansımaları olarak çoğalmıştı. Aztekler’in baş Tanrısı ve inandıkları en yüce Tanrı Ometeotl idi. Her şeye kadir, her yerde var olan, evrenin yaratıcısı ve her şeyin ilk sebebiydi. Ometeotl, Aztek inancında, cennetin 13. ve en yüksek katında yer alırdı. Ayrıca onun bu makamı bebeklerin ruhlarının dünyaya doğmak için indikleri yerdi [41]

İnkalar ise güneşe tapıyorlardı fakat güneşin de üstünde her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı’ya inanıyorlardı ki O’na Viracocha diyorlardı.

Görüldüğü gibi antik Amerika yerlileri Dünya’nın geri kalanından bağımsız olarak her şeyi yaratan bir Tanrı’ya inanıyorlardı ki bu inanışın onlara Tanrı elçileri tarafından öğretilmiş olması fakat zamanla Dünya’nın geri kalanındaki gibi putperestliğe dönüştürülmüş olması gerektiğini düşünmemiz için hiçbir engel yok. Dünya’nın geri kalanından bağımsız olan MezoAmerika yerlilerinde dini bir anlayış ve Tanrı inancı olmasa bizim söylediklerimizi boşa düşürebilirdi ama görüyoruz ki diğer insanlardan bağımsız olarak onlarda da benzer dini inançlar ve Cennet gibi kavramları var. Bu durum üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

ŞAMANİZM

Laurel Kendall Şamanizmi antik çağlardaki tek Tanrılı din olarak belirtir ve antik çağlarda yaşamış olan Tan’gun isimli liderden gelen öğreti ve mitlerden kaynaklandığını söyler.[19]

Yazarın önerisi:  93# Kuran'ın cahiliye şiirleri ile alakası. ( Turan Dursun'a cevap )

TENGRİZM: MOĞOLLAR ve TÜRKLER

Türkler’de tek Tanrı inancı çok köklü bir inanıştır, Türkler Tanrı’ya Kök-Tengri derdi. Orhun Abideleri, Divan-ı Lügat’it-Türk, Oğuz Kağan Destanı ve diğer destansı anlatımlar ve eserlerde her şeyin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak  “Tengri Tek” (Tek Tanrı) ifadesi yer almıştır.[20, 21] Tengri Türkün hayatına vasıtasız müdahale etmekte, Türk Kağanlarını tahta oturtmakta, savaşta Türklere yardım etmekte, şafak söktürmekte, bitkiyi meydana getirmekte, hayat vermekte, gerektiğinde can almaktadır.[20]

M. Eliaden Türk inanışları ile ilgili olarak; Türklerin inandıkları Gök Tanrı’nın hâkim bir Tanrı olduğunu, hâkimiyetinin evrensel olduğunu, her ne olursa olsun kozmik düzen, dolayısı ile dünyanın ve toplumun örgütlenmesi ve insanların yazgısının ona bağlı olduğunu dile getirmektedir. Eski Türkler, ruhun ölmezliğine, yeniden dirilmeye,[22] ahirete, insanın ölümlü, Tanrının ölümsüzlüğüne, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına, iyilik ve kötülüklere dair hesabın verileceğine inanmaktadır. [20] Cennete “uçmak” cehenneme ise “tamuğ” derlerdi.[23] Tanrı için kurbanlar kesmekte[24] ve domuz etinden uzak durmaktaydılar.[25] Zina en ağır suçtur ve cezalandırılırdı.[26] Homoseksüellik de ağır bir suçtur.[27] Kasten adam öldürene Kuran’daki emir gibi kısas tatbik edilirdi.[28]

Eski Türklerde peygamber özelliği gösteren en önemli şahıs Oğuz kağandır. Tek Tanrı inancını yayan, fetihler yapan ve kanunlar ve töreler oluşturan hâkim bir kişidir.[20] Gerek Reşidüddin’in Oğuznamesinde, gerekse Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Terakime” isimli eserinde Oğuz Kağan, tevhit anlayışını savunan bu ilkeleri önce gizlice yakınlarına aşılayan, daha sonra güç toplayarak babası ve yanındakileri de kendi anlayışına davet eden biri olarak anlatılmaktadır. Yapmış olduğu inanç davetini kabul etmeyen ve bunu terk etmesini isteyen babasına karşı bu uğurda savaşan, kazandıktan sonra da kendi savunduğu dini anlayışı toplumuna hâkim kılmaya çalışan bir hakan olarak anlatılmaktadır.[20] Oğuzname’de geçen bilgilere göre Oğuz doğduğu zaman annesinin sütünü emmemiş annesi rüyasında görmüş ki Oğuz’u tek Tanrı’nın ismi ile emzir, o da Tanrı’nın ismi ile emzirince emmeğe başlamıştır.[29] Oğuznamelerde Oğuz kağanın orta Asya’yı bir uçtan bir uca fethettiği Afrika’ya kadar indiği, oğuz boylarına isimlerini verdiği anlatılır.

Oğuznamelerde Oğuz Kağan’ın üç kıtaya hakimiyetini kurduğu ve başında çift boynuzlu bir başlık giydiği anlatılır.[43] Olağanüstü özelliklere sahip olarak yaratılmış, doğu ile batı arasında bir devlet kurmuş, bu seferleri esnasında balçıktan evler içerisinde yaşayan siyah tenli insanların ülkesi olan Afrika’ya kadar inmiştir.  Vanî Mehmet Efendi bu özelliklerinden dolayı O’nun Kuran’da geçen çift boynuzlu Zülkarneyn’in özelliklerini gösterdiğini ve o olduğunu düşünmüştür.[20]

Hüseyin Hüsamettin Efendi de “Amasya Tarihi” isimli kitabında Türklere 24 peygamber gelmiş olduğunu şu ifadelerle aktarır:

“Türkler, geleneksel inançlarında gerçek bir yaratıcı olarak tanıdıkları Hakk Te’alâ hazretlerine zâtında, sıfâtında, bilinmesinde tek olmuş, birliği zatına münhasır kalmış anlamına ‘Tenri, Tanrı, Tangrı’, O’nun tarafından kitap ve haber getiren kullarını irşat ve takviye eden elçilerine yani peygamberlere ‘yalvâc, yâlvâc, yâlgâc’, peygamberlerin getirdiği kitaba da ‘nûy, nûyi, nûyîn’ demişlerdir. Türkler, yalvaçlarını din ve dünya işlerinde gerçek bir mürşit ve olağan üstü zekâlı bildiklerinden, onlara son derece itaat etmişler, emirlerini yerine getirme hususunda can vermeyi büyük bir mutluluk olarak kabul etmişler, bu konuda diğer milletlerden de üstün olmuşlardır.

Allah; ‘Ant olsun ki, senden önce birçok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık….’ buyurduğu üzere Hz. Muhammed’den öncede kullarını doğru yola sevk ve yöneltmek için her millete yine kendilerinden binlerce peygamberler gönderdiği sahih rivayet ile sabit olup Türkler’den gelen peygamberlerden Şerhi Esmâü’l-Murselîn’de yazılı olduğu üzere bilinenler şunlardır: ‘Emûn, Ümîd, Berâh, Tâhîm, Cûsân, Harkîl (Irkıl, Arkıl lafzının Arapçalaşmışıdır. Irkıl’ın, Oğuz Kağan’ın vezir ve müsteşârı … olduğu Türk tarihlerinde kayıtlıdır.), Dûvîl, Savis, Sekûn, Salâh, Tâmir, Anûh, Gâzât, Katîn, Kedûk, Laycû, Nârûn, Hâmûn, Hicâh, Hicîl, Hemidun, Yâsân, Yavîk, Yehûr.’ Bu peygamberlerin isimleri zikredilen kitapta yer almakta ise de, ne zaman peygamberlik yaptıkları, nereye gönderildikleri hakkında ise bilgi bulunmamaktadır.” [20]

Fransız misyoneri Rubruck’lu William (1220-1293) ile bir Uygurlu arasında şu konuşma geçmiştir: “Tanrı’ya inanıp inanmadıklarını sordum.” “Bir Tanrı’ya inanırız dedi.” “Tanrı bir ruh mudur yoksa cisim midir?” diye sordum. “Tanrı’nın ruh olduğuna inanırız” dedi. “Hiç insan biçimine girdiğini tasavvur eder misin?” dedim. “Asla !” dedi.[30] Kayıtlara geçen bu tarihi ifadelerde orta Asya’daki tek Tanrı inancını yansıtmaktadır.

Lev Nikolayeviç Gumilev (1912-1992) de geleneksel Türk dini ile ilgili olarak Türklerin tek Tanrı’ya inandıklarını ve Tanrı’yı da maddî bir varlık olarak görmediklerini vurgulamaktadır.[30] Yine Çin kaynaklarından da Türklerin tek Tanrı’lı bir inanca sahip oldukları biliniyor.[31]

Tabii ki Türkler her zaman peygamberlerinin öğrettikleri saf bir tevhid akidesini korudu ve Şamanizm, Zerdüştlük veya diğer dinlerden bir şeyler karıştırmadı diyemeyiz. Karıştığının bulguları var. Türklerde de zamanla farklı şeylere kutsallık atfetme olayları görülse de Tek Tanrı inançlarını hep korumuşlardır.

Wiihelm Schmied (1953-) araştırmaları sonucunda orta Asya kavimlerinin tek Tanrı inancı taşıdığını bildirmiştir. [32] Piano Carpini (ö. 1252) Moğolların her şeyi yaratan, iyileri ödüllendiren kötüleri cezalandıran Tengri inanışına sahip bir kavim olduğunu söyler. Tengri’nin tek ilah olduğunu belirtir. Moğolların Roma’ya mektuplarında Tengri’nin dilemesiyle zaferlere ulaştıklarının yazıldığını belirtmiştir.[32]

Rubruck’lu William (1220-1293), Mengü Han’ın (1251-59) Budist olmayı reddettiğini Tengri’nin tek olduğuna inandığını rapor etmiştir. Pope Innocent  IV’e gönderdiği mektupta da “sonsuz gök Tanrı” olarak nitelendirmiştir. Bunun yanında Marco Polo daha düşük Tanrılara da inandıklarını söylemiştir ama bunlar Gök Tengri’nin dengi değildir.[32] Belli ki tek Tanrı inancı öğretisi diğer milletlerde olduğu gibi yavaş yavaş yeni oluşturulan küçük Tanrı veya ruhlarla paganizme kaymaya başlarken yine de Gök Tengri inancını korumuşlardır. Fakat Sarolta Tatar, Marco Polo’nun koruyucu ruhlara olan inanışları yanlış anlamış ve Tanrılar olarak algılamış olabileceğini düşünüyor.[32]

ESKİ İRAN

Eski İran’ın kadim dini olan Zerdüştlük (Zoroastrianizm) Zerdüşt (Zoroaster) (M.Ö. 660-583) tarafından İran halkına öğretilmiştir. Zerdüşt, kendisinin Tanrı Ahura-Mazda’nın elçisi olduğunu anlatmış, Ahura-Mazda’nın evrenin tek yaratıcısı olduğunu ilan ederek diğer putlara karşı savaşmış ve kendi milleti içinde bir devrim gerçekleştirmiştir.[33] Bu öğretide Ahura-Mazda’ya bir İlahî varlıklar grubu (Ameşa Spenta’lar) da refakat ediyordu.[31] (İslam’da da Allah’a yakın melekler olduğu ifade edilir. Yeryüzünde insanı yaratırken de bunlara bildirmiştir.)

Ahemenid İmparatorluğu döneminde hükümdarlar, en kudretli tanrı olarak Ahura-Mazda’yı kabul ediyorlardı, Sasani imparatorluğu da Ahura-Mazda’ya inanıyordu, fakat zamanla ne yazık ki bu dinde de putperest öğeler oluşmuş Ahura-Mazda’ya ibadet etmek için ateşe ibadeti merkeze almaya başlamışlardır.[31]

ESKİ YUNAN

Sarolta Tatar geç Hellenistik dönemde, Hinduizm’de ve Budizm’de tek Tanrılılığa meyil olduğunu söyler.[32] Peki geç Hellenistik dönemde Yunanistan’da tek Tanrı’yı anlatan bir filozof biliyor muyuz? Evet, M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış Ksenofanes Yunan tarihinde kayıtlara geçen ilk Tek Tanrı’yı ve ahlaki erdemleri anlatan kişidir.[34] Onun “Tanrılar arasında tek Tanrı en büyüktür” sözü, tek Tanrıya mı yoksa çok Tanrıya mı inandığı konusunda çeşitli tartışmalar oluştursa da İslam’ı bilen biri bu sözün Allahu ekber (Allah en büyüktür) sözünün karşılığı olduğunu ve böyle demenin halkın gözündeki sahte Tanrıları küçültüp gerçek tek Tanrı’nın en büyük olduğunu anlatmak için varsayımsal bir kıyaslama olduğunu bilir. Ksenofanes’in çeşitli sözlerine örnek olarak:

“sadece bir tanrı, insanlar ve tanrılar arasında en büyüktür,

Vücudu ya da düşünceleri faniler gibi değil.

… herşeyi görür, herşeyi düşünür ve herşeyi duyar.

… tamamen zahmetsizce aklıyla düşünerek her şeyi çalkalayabilir.”[35]

Elçi olması muhtemel bir diğer kişi Sokrates’tir. Sokrates MÖ 399 yılında Atina’da Tanrıları inkâr edip yerine başka Tanrı’ya inanmaktan ve gençleri etrafına toplayıp bu zehirli fikirlerini anlatmaktan dolayı suçlu bulunup idam edildi. İşin trajikomik yanı ise eğer idam edilmeseydi ve Platon da bir öğrencisi olarak onun savunmalarını kaydetmemiş olsaydı bizim Sokrates’in fikirlerinden haberimiz bile olmayacaktı, o da diğerleri gibi silinip gidecekti. Çünkü öğretilerini hep sözlü olarak aktarmıştı. Sokrates mahkemedeki savunmasında iddianamedeki ifadelere göre konuşurken Tanrılar diye bazen konuşur ama kendi inandığı Tanrı’yı anlatırken hep tekil olarak Tanrı diye bahseder. Çocukluktan beri kendine bir ruhun göründüğünü ve kendini yönlendirdiğini yanlış işlerden vaz geçirdiğini ve sonunda Tanrı tarafından insanları uyarmak için elçi olarak görevlendirildiğini anlatır. Kitaptan bazı dikkat çekici alıntılar şöyle:[36]

“Bu iş bütün zamanımı alıyor; bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de yeterince uğraşacak zaman bulamıyorum; o kadar ki Tanrıya hizmet edeceğim diye yoksul kaldım.”

“Sıkıştırdıkları adamlar kendilerine kızacaklarına bana kızıyor, “Ah! Alçak Sokrates! Gençleri baştan çıkarıyor!..’’ diyorlar. Oysa biri çıkıp da kendilerine sorsa “Peki ama bunun için ne yapıyor? Ne öğretiyor?’’ dese, ne yanıt vereceklerini bilemezler; fakat şaşkınlıklarını belli etmemek için de her zaman filozoflara karşı çevrilen “bulutlarda, yerin dibinde olup bitenleri öğretmek’’, “tanrılara inanmamak’’, “iyiyi kötü göstermek’’ gibi beylik sözleri sayıp dökerler”

“Sokrates, gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla suçludur.” (Sokrates konuşmalarında hep tekil Tanrı kullandığı halde onu yeni Tanrılar icat etmekle suçlamışlar, Sokrates hep tek Tanrı’yı anlatıyordu fakat muhtemelen Yunan halkı çok Tanrılığa o kadar alışmıştı ki Tanrılar diye konuşuyorlardı. Sokrates te onların iddialarını dile getirirken Tanrılar diye onların sözlerini tekrar eder fakat inandığı Tanrı’dan konuşurken hep tekil tanrı şeklinde konuşur.)

“her türlü ölüm tehlikesi karşısında bütün yürekliliğiyle duran ben, şimdi, kendi düşünce ve sanımca, tanrı tarafından, kendimi ve başkalarını denemek için filozofluk göreviyle gönderildiğim zaman, ölüm veya başka bir şey korkusuyla nasıl görevimi bırakıp kaçardım?”

“Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnızca tanrıya baş eğerim, ömrüm ve gücüm oldukça da iyi bilin ki felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim”

“Aynı sözleri genç, yaşlı, yurttaş, yabancı, herkese, hele benim kardeşlerim olmalarından dolayı bütün hemşerilerime tekrarlayacağım. Çünkü, biliniz, bu bana Tanrının bir buyruğudur”

“O halde, Atinalılar, size tanrının bir vergisi olan beni mahkûm ederek ona karşı bir günah işlemeyin dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Çünkü, gülünç bir benzetme yapmama izin verin; beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, tanrının başına bela ettiği benim gibi bir atsineğinin bir benzerini kolay kolay bulamazsınız. Ben tanrının, devletin başına sardığı bir atsineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Onun için, size, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı öneririm. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve tanrı size acıyıp başka bir atsineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size tanrı tarafından gönderildiğimin kanıtını mı istiyorsunuz?

Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yöneltmekle, bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin sorunlarınızla uğraşmakla kendi işlerimi boşlamaz, onlara sabırla seyirci kalmazdım; böyle bir durum, sanırım ki, insan doğasına uygun bir şey değildir. Bundan bir şey kazansaydım ya da yol gösterme ve aydınlatmalarımın karşılığında para alsaydım, bu davranışımın belki bir anlamı olurdu; fakat şimdi, kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suçlayanların küstahlığı bile, bir kimseden para aldığımı ya da almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü böyle bir şeyi hiç görmemişlerdir. Bu sözümün doğruluğuna, yeteri kadar tanıklık edecek bir şeyim var: yoksulluğum.” (Elçilerin ortak özelliği kimseden para talep etmemeleridir- Yasin 21)

Yazarın önerisi:  22# Hz. Muhammed'in evlatlığının eski eşi Zeynep ile evlenmesinin psikolojik analizi

“Bir tanrının ya da tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kez ve birçok yerde söz açtığımı işitmişinizdir. Meletos’un suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Bir tür ses olan bu işaret, bana çocukluğumda gelmeye başlamıştı; bu ses hep beni göreceğim işlerden alıkor, ama, hiçbir zaman “Yap!” diye emretmezdi. İşte beni politikaya girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde olduğuna inanıyorum. Çünkü, Atinalılar, ben politikayla uğraşsaydım, besbelli ki çoktan yok olurdum ve ne size, ne kendime hiçbir iyilikte bulunamazdım.”

“Başkalarını sorguya çekmeyi bana tanrı emretmiştir; bu yol bana tanrı sözleriyle, gözüme gözüken düşlerle, tanrı buyruğunun insanlara göründüğü her durumla gösterilmiştir. Atinalılar bu sözüm gerçektir; olmasaydı, şimdiye kadar karşıtı kanıtlanırdı. Ben gençleri bozmuşsam, hâlâ da bozuyorsam, şimdiye dek büyümüş olanlar, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, benden öç alırlardı.”

“Şimdiye kadar gündelik işlerde bile, kötü ya da yanlış bir iş yapmak tehlikesi karşısında, içimden gelen tanrısal bir ses beni alıkoyuyordu; şimdiyse, gördüğümüz gibi, herkese göre belki de kötülüklerin en kötüsü ve en sonuncusu başıma gelmiştir. Oysa sabahleyin evimden ayrılırken de, mahkeme karşısına çıktığımda da, burada söz söyleyeceğim anlarda da tanrının sesi beni durdurmamıştı; başka durumlarda, birçok kez söz söylememe engel olurken, bugün bu konu üzerinde söylediğim ve yaptığım şeylerin hiçbirinin önüne geçmedi.”

Sokrates’in yukarıdaki sözleri, O’nun Avrupa’da medeniyetin merkezine gönderilmiş elçilerden bir elçi olduğunu düşündürüyor. Zaten Kuran’da elçilerin toplumların veya medeniyetlerin merkezine gönderildiği yazmaktadır.

Kasas 59: “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir rasulü (elçiyi) anakentlerine göndermedikçe, yıkıma uğratıcı olmadı. Biz, halkı zulmetmedikçe, kentleri yıkıma uğratıcı değiliz.”

Peki Allah neden farklı yerlerde kendini farklı isimlerle tanıtmıştır?

Allah toplumların kendisini andığı isimlendirmede kötü bir mana yoksa yani Ulûhiyetin yüceliğine uymayan bir ifade yoksa kendini yine o isimle anlatır. Buna örnek olarak Kuran Tevrat’ı tasdik ettiği halde Tevrat’ta geçen Yahwe veya Elohim ismini değil Araplar’ın yüce yaratıcıyı anlattığı Allah ismini kullanmıştır. Bunun bir sorun olmadığını bilen Yahudiler de o dönemde “aynı din ise neden Allah kendini Yahwe diye tanıtmıyor” dememişlerdir. Deseler de cevabı anlattığımız gibidir. Kuran’da da zaten Allah kendisinin güzel isimlerin hepsiyle adlandırılabileceğini şu ayetlerle belirtmiştir:

İsra 110: “İster Allah diye ibadet ve dua edin, ister Rahman diye ibadet ve dua edin. Hangisiyle ibadet ve dua ederseniz edin, bütün güzel isimler O’nundur.” diye ilan et.

Yani bunlar insanların isimlendirmeleridir ve Allah güzel isimlerle kendini isimlendirmeye izin veriyor. Bu yüzden değişik toplumlar her şeyi yaratan Tanrı’yı hangi isimle biliyorsa elçileri aynı isimle halka O’nu anlatıyorlar. Bazı toplumlar Tengri der, bazısı Tien der, bazısı Ahura Mazda veya bazısı Brahma, Itzamna veya Viracocha olarak hep aynı tek Tanrı’yı her şeyin Yaratıcısı olan Tanrı’yı anlatmışlardır ve Allah da her millete kendi bildikleri isimle gelmiştir. Buradan bu isimlerin bu Dünya’ya ait isimlendirmeler olduğu anlaşılır. Allah’ın katında nasıl bir âlem vardır orada isimlendirmeler kullanılır mı, Allah orada dünyada bilinen isimlerle mi anılır, yoksa bu isimler burada mı kalacak henüz belirsiz bir konu.

SONUÇ

Ralph Cudworth 1845 yılında yayınladığı “Evrenin gerçek entelektüel sistemi” adlı kitabında[37] belirttiği gibi tüm dinler başlangıçta tek Tanrılı olarak başlamıştır. Yani her şeye gücü yeten Tanrı inancı bozunuma uğrayarak Tanrı’ya yaklaşmak için veya O’nu somutlaştırmak için O’na yardımcılar, alt Tanrılar icat edilmiştir. Çoğu milletlerde krallar önce Tanrı’nın yeryüzündeki eli olarak görülmüş, bu inanışları daha sonradan kralların Tanrı’nın oğlu olduğu şeklinde bozularak çok Tanrılı pagan dinlerine ilk adımlar atılmaya başlanmıştır. Assman da pagan dinlerindeki alt Tanrıların üstündeki her şeyi yaratan bir Tanrı inancı olduğuna dikkat çeker ve pagan dinlerindeki tüm Tanrıların orijinalinde bir tek Tanrı olduğunu ifade eder “All Gods are One”.[38] Kerby Anderson bunu şöyle ifade eder:

“Dünyadaki ilk dinler çoktanrılı mı yoksa tek tanrılı mıydı? Onlarca yıldır kolej kampüslerinde konuşan biri olarak, çoğu fakülte ve öğrencinin ikinciden ziyade ilk seçeneği tercih edeceğini kanıtlayabilirim. Bazıları, onları ilk dinin animizm veya çoktanrıcılık olduğu sonucuna götüren evrimsel bir varsayımla başlar. Ancak insanların kökeni hakkında ne görüşünüz olursa olsun, dinlerin ilk halinin tek tanrılı olduğu gerçeğinden kaçamazsınız.”[39]

Max Müller (1823-1900) de pagan dinlerindeki mitolojilerin aslında orijinal vahiylerin bozulmuş şekilleri olduğunu ve bu dinlerin temelinde peygamberlere gelen vahiyler olduğunu belirtir.[39]

Charles H. Long değişik kültürlerdeki yaratılış efsanelerinde şu ortak noktalar olduğunu bildirir: [40, 41]

1- Yaratıcı tanrı, kendisine ortak kabul etmeyen, en büyük güç unsurudur.
2- Tanrı kendi kendine var olmuştur, bu boşluk ya da mekanda gerçekleşmiş olabilir. Onu zaman ve güçte önceleyen bir madde ve gerçeklik yoktur.
3- Yaratma eylemi, bilinçli ve düzenli bir eylemdir. Belli bir plan doğrultusunda gerçekleşmiştir.
4- Tanrı ondan önce varolan ve onu aşan bir gerçeklik ve güç bulunmadığı için eylemlerinde tamamen özgürdür.

Çok Tanrılı Paganlar olduklarını bildiğimiz Sümerlerin bir tabletinde bile bir satırlık bir bilgi de olsa insanları ve tanrıları yaratanın “An” olduğu söyleniyor. “An , tanrıların ve insanoğlunun yaratıcısı, kutsal İnanna’ya baktı” (An, who created gods and humankind, gazed at holy Inana). [42] Bu da Sümerlerin orjinalinde herşeyi yaratan tek Tanrı inancına sahip olabileceğini ve diğer tanrıları sonradan hikayeleştirmiş olabileceklerinin işaretidir.

Bütün bunlardan, medeniyetlerin kökeninde sağlam bir tek Tanrı inancı olduğu ve sanki hepsine aynı merkezden aynı öğretiler verilmiş izlenimi uyanmaktadır.

Allah farklı milletlere aşkın Tanrı olarak kendini farklı isimlerle tanıtsa da mesaj aynı ve ortaktır. Ondan başkasına kulluk edilmemesi, iyilik ve adaletin gözetilmesi ve ahiret için hazırlanılması. Yine benim kendi tespitlerimce hemen hemen bütün dinlerdeki ortak nokta olan ahir zamanda gelecek büyük ve ortak kurtarıcı, ahir zaman peygamberi olan ve tüm insanlığa hitap eden ve getirdiği tevhid dini tüm yeryüzüne Rablerini öğreten Hz. Muhammed’den başkası değildir. Hz. İsa da Hz. Muhammed’i İncil’de müjdelemiş ve gerçek kurtarıcının kendisinden sonra geleceğini, hakkı batıldan ayıran bir Faraklit olacağı gibi çok sayıda özelliklerini saymıştır. O halde Allah insanlığın sonunda Hz. Muhammed’in vesilesi ile insanlığın babası olan Hz. Adem’in yaşadığı ve bir zamanlar yemyeşil bir cennet gibi olan Arap yarımadasından son mesajını tüm insanlığa ulaştırmayı ve insanlığı tek kitap altında birleştirmeyi istemiştir.

Kısaca yazıda belirtildiği gibi antik Çin’e, Hindistan’a, Avrupa’ya, Amerika’ya, Afrika’ya, Asya’ya, Ortadoğu’ya giderseniz hep dinlerin kökeninde tek Tanrılı dinler ve bu dinleri insanlara öğreten kişilerin izleriyle karşılaşırsınız.

Antik Çin’de peygamberler geldiği ve tek Tanrı’yı anlattığını gösteren kayıtlar olması, Türklerin putperestliğin tüm büyüsüne rağmen tek Tanrı inancını hep korumaları, Oğuz Kağanın halkına liderlik yapan ve tek Tanrı inancını yedi düvele yayan bir lider olduğunun Oğuznamelere geçmiş olması, Sokrates’in pagan Tanrılarını reddedip tek Tanrı’ya inandığından ve gençlere bunu öğrettiğinden ve kendinin Tanrı’nın elçisi olduğunu söylediğinden dolayı idam edilmesi, Zerdüşt’ün kendi döneminde putlarla savaşıp Hz. Muhammed gibi tek Tanrı inancını getirmesi, paganizmin tüm cazibesine rağmen ilkel Afrika toplumlarının tek tanrı’ya inanmaları tesadüf değildir ve Kuran’ın “her millete elçi gönderdik” sözünü doğrulayan, karanlık tarihin dehlizlerinden bize ulaşmış olan küçük ışık sızıntılarıdır.

Selam, Allah’ın seçtiği ve kendini insanlara tanıtmak için elçi olarak gönderdiği tüm elçilere olsun ki onlar birbirlerinden bağımsız hep tek Tanrı’yı ve ahlak değerlerini insanlığın zihinlerine ekip, bugünkü ahlak kurallarının gelişmesini sağladılar ve tarihin karanlık sayfalarında unutuldular.

REFERANSLAR

  1. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 9.
  2. https://tr.wikipedia.org/wiki/Konfüçyüsçülük.
  3. Melton, J. G., & Baumann, M. (Eds.). (2010). Religions of the World: A Comprehensive Encyclopedia of Beliefs and Practices, [6 volumes]. abc-clio. sayfa 641.
  4. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 18.
  5. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 16.
  6. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 17.
  7. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 2.
  8. Giles, H. A. (1918). Religions of ancient China. Constable. 2000 Blackmask Online sayfa 3.
  9. Melton, J. G., & Baumann, M. (Eds.). (2010). Religions of the World: A Comprehensive Encyclopedia of Beliefs and Practices, [6 volumes]. abc-clio. sayfa 591.
  10. Mittal, S., & Thursby, G. (Eds.). (2006). Religions of south Asia: An introduction. Routledge. sayfa 38.
  11. https://tr.wikipedia.org/wiki/Upanişad.
  12. Melton, J. G., & Baumann, M. (Eds.). (2010). Religions of the World: A Comprehensive Encyclopedia of Beliefs and Practices, [6 volumes]. abc-clio. sayfa 620-621.
  13. H. K. Gandhi (2010) THEORY OF KARMA IN EASTERN RELIGIONS, Publisher Vinod Bhatt. Adhiatma Vigyan Prakashan, sayfa 79.
  14. Mittal, S., & Thursby, G. (Eds.). (2006). Religions of south Asia: An introduction. Routledge. sayfa 89.
  15. Melton, J. G., & Baumann, M. (Eds.). (2010). Religions of the World: A Comprehensive Encyclopedia of Beliefs and Practices, [6 volumes]. abc-clio. sayfa 1289-1291.
  16. Bahr, A. M. B. (2009). Indigenous religions. Infobase Publishing. sayfa 38.
  17. https://en.wikipedia.org/wiki/Hunab_Ku.
  18. https://www.mexconnect.com/articles/2877-mesoamerican-religion-symbolism-of-the-gods-part-one.
  19. Olupona, J. K. (Ed.). (2004). Beyond primitivism: indigenous religious traditions and modernity. Routledge. sayfa 250.
  20. Mustafa, B., TÜRKLERE GELEN PEYGAMBERLER VE KAYNAKLAR VE RİVAYETLER IŞIĞINDA OĞUZ KAĞAN’IN PEYGAMBERLİĞİ MESELESİ. Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi. 3(2): p. 70-86.
  21. Abdurrahman Küçük, İslamlık ve Türklük, Ankara 2011, 79.
  22. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, 1979, 111.
  23. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri Kültigin Doğu Cep. 31.str. İstanbul 2003, 18.
  24. Küçük-Tümer-Küçük, Dinler Tarihi, 123-124.
  25. W. Eberhard, “Eski Çin Kültürü ve Türkler”( Çev. İlhan Berk) A.Ü.D.T.C.F.D, Ankara, 1943 C.I s. 4/21.
  26. Şeşen, İbni Fadlan Seyahatnamesi, 31.
  27. Şeşen, İbni Fadlan Seyahatnamesi, 34.
  28. Şeşen, İ.F.S., 56.
  29. Togan, Oğuz Destanı, 17.
  30. Doruk, Z.Ş., Lev Nikolayeviç Gumilev’in Geleneksel Türk Dini ile İlgili Görüşleri. Erdem, (52): p. 183-230.
  31. Tezcan, M., Eski İranlılarda Xvarena Anlayışı ve Bunun Türklerdeki Kut ile Münasebeti. Tarih İncelemeleri Dergisi, 2007. 22(2): p. 167-193.
  32. Buday, K., & Kara, D. S. (2008). Shamans unbound (Vol. 14). Akadémiai Kiadó. sayfa 145.
  33. Boyce, M., A History of Zoroastrianism, The Early Period. 1996: Brill.
  34. Clifford, H. (2010). Deutero-Isaiah and monotheism. Prophecy and Prophets in Ancient Israel, 267-89.
  35. https://www.iep.utm.edu/xenoph/.
  36. Sokratesin savunması, çeviri: Cüneyt Çetinkaya.
  37. Cudworth, The True Intellectual System of the Universe, 194. See my Moses the Egyptian, 80–90.
  38. Assmann, J. (2008). Of God and gods: Egypt, Israel, and the rise of monotheism. Univ of Wisconsin Press. sayfa 53-58.
  39. Corduan, W., In the beginning God: a fresh look at the case for original monotheism. 2013: B&H Publishing Group.
  40. Charles H. Long, Alpha: Myths of Creation, George Braziller,London, 1963, s. 149-162
  41. Aksoy, T. (2007). Mitoslarda yaratılış motifleri (Doctoral dissertation, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
  42. http://etcsl.orinst.ox.ac.uk/cgi-bin/etcsl.cgi?text=t.1.3.5#
  43. Enveri, E. (2018). ZÜLKARNEYN VE BOYNUZLU İSKENDER,(İSKENDER-NÂMELERİN KÖKENİNE DAİR). Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi, (12), 86-97.

  1. Avatar
    Süleyman

    Kafamda hep sorular vardı. Acaba neden sadece ortadoğuda bu inançlar var, peygamberlik neden hep ortadoğuda diye. Yazınızı okuyunca içime bi rahatlama geldi. Teşekkürler.

    Cevapla
  2. Avatar
    kartalkaya852

    Güzel yazı.Allah Razı olsun sayende bazı flozoflarında elçi olduğunu öğrendik.

    Cevapla
  3. Avatar
    Oğuzhan

    Selamın aleyküm başarılı bir yazı olmuş sizden ricam mitolojilerdeki peygamberler ile ilgili bir yazı paylaşabilirmisiniz mitolojilerdeki bazı tanrıların peygamber olduğunu düşünüyorum.

    Cevapla