
Şüphecinin soruları
Derûnî bir âleme girmedikçe, ünlemini hep koruyan sorular vardır. Kafa karıştırırlar ve yıpratırlar insanı. Soruların kısır döngüsü hiç bir şeye benzemez. Sorular, sorulduklarında cevapsız kalıyorlarsa, soranın, tâcını tahtını terkeden İbrahim Ethem’e veya Robin Sharma’nın ondan ilhamla yazmış olabileceğini hep düşündüğüm Ferrasini Satan Bilge’ye benzemesi mümkün müdür? Ya da soran ve cevap alamayan, Necip Fazıl Kısakürek’in Çile şiirinde ilmek ilmek işlediği girdaplardan kurtulup sonsuz aydınlığın ferahlığına kavuşabilir mi? Sorular yakıcıdır. Nemrut’ça sorulduklarında ateşin içinde Hz. İbrahim’e gül olurlar. Nemrut hüsrandadır. İbrahim’ce sorulduklarında yıldız olurlar, ay ve güneş olurlar lakin tatmin etmezler ve sonsuzluğun sahibine yönelirler. Ebucehil’ce sorulduklarında ise, Arif Nihat Asya’nın dediği gibi, kıtalar bile dolaşsalar, her sorunun göğsüne bir mızrağın saplanacağı günü bekler sorular. Ancak kalbin titreşimleriyle sorulanlar, gönülden akıp geliyorlarsa, iyi niyet hamuruyla yoğrulmuşlarsa, Hazreti Muhammed’den Hazreti Âdem’e ulaşan Nûr’un toprağında çiçek çiçek yeşerecektir hayat. Çünkü onu yeşerten en temel unsur samimiyettir. Samimiyetle ve iyi niyetle sorular sorup iz sürmeye çalışanların kızgın çölleri, sarp yamaçları, derin uçurumları geçip sadece baharı olan bir ülkeye ulaşmalarını sağlayacak olan ise soruları ve tüm varlığı yaratıp inşâ edendir.
Kaynak: Hemşerim Nurullah Genç’in bir yazısından alınmıştır. Kafasındaki bitmek tükenmek bilmeyen sorularla yıprandığını hissedenlere gelsin…
Bu yazı hakkında ne düşünüyorsunuz?






