
Forumdaki son iletiler
Son 15 cevap
Son 10 konu
[box type= align="alignleft" class="" width=""]
İyi bir B-Y forumu yazarı nasıl olunur:
- Öncelikle açacağınız konuya ne çok uzun ne de çok kısa ve konuyu çok iyi açıklayan bir başlık atmalısınız. Başlığı okuyan konuyu anlamalı. Daha sonra mesajınızı uzun olarak, ayrıntılandırarak yazmalısınız. Mesajı ayrıntılandırmaktan kaçınmayın, ne dediğimi herkes anladı diye düşünmeyin. Çünkü yazar öyle sansa bile, okuyucu çoğu zaman kısa yazılardan ne denmek istendiğini anlayamıyor.
- Konu açarken konu başlığını çok kısa veya uzun girmemelisiniz ve konuyla alakalı bir başlık olmalı. "Yardım edin", "Bir sorum var" gibi konunun içeriğini anlatmayan başlıklar olmamalı. Veya soruyu uzunca başlık kısmına yazmamalısınız. Başlık atarken kendinizin bu konuyu Google'da nasıl aratacaksanız o şekilde bir başlık atmanız uygun olur. Örneğin karışmayan denizleri Google'da aratan kişi "Birbirine karışmayan denizler" olarak aratır.
- Ayrıca telefondan yazsanız dahi noktalama işaretlerini kullanarak yazın ki yazdıklarınız anlaşılır ve kaliteli olsun ve cevap gecikmesin.
- Her konuyu ilgili forumda açınız. Örneğin dini soru soracaksanız "Bir sohbet aç" forumunda açmayınız.
- Her konu için ayrı konu başlığı açalım. Bir konu başlığı altında daldan dala konmayalım. Bir konuyu tartışırken aklımıza yeni bir konu gelirse, yeni bir konu olarak açalım.
- Kanunlara aykırı olarak yapılan yorumları haber vermek için yorumun altındaki rapor butonuna tıklayınız. Detaylar Kullanım koşullarında.
Üye olamıyorum: Üyelik adınızı İngilizce karakterlerle ve boşluk olmadan oluşturunuz. Sonra e-posta adresine gelen doğrulama linkini tıklayınız. E-posta gelmediyse spam veya gereksiz kutusuna bakınız.
[/box]
Kâinat tek düze olmadığından içindeki her gezegene göre gök katları farklıdır. Her gezegen, kendini merkezde sayarak diğer gök cisimlerinin adreslerini manyetik alanlara göre tasnif eder. Örneğin Samanyolu’nun içinde bulunan gezegenimize göre Kâinat yedi kat gök olduğuna göre Samanyolu’na bağlı bir uydu galakside bulunan bir gezegene göre gök katları sekizdir. Bu gezegene göre birinci gök, içinde bulunduğu uydu galaksidir, ikinci gök ise Samanyolu’nun (uydu galaksileri de kuşatan) manyetik alanıdır. Uydu galaksi (veya uydu galaksideki gezegen) gezenenimize göre birinci göktedir. Gezegenimiz ise uydu galaksideki gezegene göre ikinci gökte sayılır. Zira içinde bulunduğu uydu galaksi dışında Samanyolua bağlı tüm cisimler bu gezegene göre ikinci gökte sayılırlar. Bir başka örnek verirsek; gezegenimize göre üçüncü gök olan Başak süper kümesinin tüm üyeleri galaksi kümelerinden oluşmaz, galaksi kümesi üyesi olmayan münferit galaksiler de Başak Süperkümesinin manyetik alanında bulunurlar. Bu şekil münferit galakside bulunan bir gezegene göre birinci gök, içinde bulunduğu galaksidir, ikinci gök ise Başak süper kümesini oluşturan manyetik alandır. Başak süper kümesindeki münferit galaksi (veya bu galaksideki gezegen) gezegenimize göre üçüncü gökte sayılır. Gezegenimiz ise mezkur münferit galaksideki gezegene göre iknci gökte sayılır. Zira içinde bulunduğu münferit galaksi dışında Başak süper kümesine bağlı tüm cisimler bu gezegene göre ikinci gökte sayılırlar. Başak süper kümesi gezegenimize göre üçüncü gök olduğuna göre ve Kâinat da gezegenimize göre yedi gökten oluştuğuna göre, gezegenimize göre üçüncü gökte bulunan münferit galaksideki gezegene göre Kâinat altı gökten oluşur.
Kâinat manyetik alanlarla doludur ve arada bir çatlak bulunmamaktadır.[1] Bir manyetik alandan diğer manyetik alana seyahat eden uzay aracının manyetik alanlardan hâli uzay boşluğuna rastlaması mümkün değildir.[2] Ayrıca Kâinat’ın içinde gök tabakaları arasında geçişi engelleyen perdeler de bulunmamaktadır. Nitekim İnşikak suresinin 19. ayetinde insanoğlunun gelecekte (gökte) tabakadan tabakaya bineceği (yani bir manyetik tabakadan diğer manyetik tabakaya araçla seyahat edeceği) bildirilmiştir.[3] Yani Kâinat, içinde bulunan tüm zeki varlıklar için ortak yaşam ve imtihan alanıdır. Sadece Kâinat’ın dışında (imtihan halinde olan) zeki uygarlıkların dışarı çıkışını engelleyen engeller bulunmaktadır. Nitekim (siyak ve sıbakı ile birlikte değerlendirildiğinde) Rahman suresinin 33. ayeti, insi ve cinni Kâinat’taki tüm zeki uygarlıklara hitap etmektedir ve (kıyametten kaçmak için) Kâinat’ın dışına çıkamayacaklarını bildirmektedir. Yüce Allah, imtihan alanı olmayan her yerde fiili otoritesini gösterir. Yüce Allah’ın fiili otoritesini gösterdiği alanlara (Yüce Allah’ın verdiği özel izin ve güç hariç) imtihan halinde olan kulların teknik sebepleri kullanarak gitmesi mümkün değildir.[4] Gelişmiş uygarlıklar faraza Kâinat’ın dışına çıkmaya teşebbüs etseler bile bu mümkün olmayacaktır. Neticede tüm zeki uygarlıklar Kâinat’ın içinde kıyameti yaşayacaktır.[5]
[1] Kuran, 67/3.
[2] Kuran, 67/3, 84/19.
[3] Ayrıca bkz. Kuran, 29/22, 57/4.
[4] Kuran, 22/15, 55/33.
[5] Kuran, 55/35.
Miraç olayının bedenen veya ruhen veya rüya şeklinde gerçekleştiğine ilişkin görüşler bulunmaktadır. Miraç olayına ilişkin muhtelif rivayetler incelendiğinde miracın ruhen gerçekleşmiş olduğuna ilişkin görüş ağır basmaktadır. Zira Peygamberimiz, göğe yükselirken her gökte görevli meleklerden izin alınmıştır. Hâlbuki yedi gök Kâinat içinde yer almaktadır. Kâinat içinde ise maddi sebebe dayanarak (yani fizik yasalarını kullanarak) bir engelle karşılaşmadan maddi olarak seyahat edilebilir.[1] Ancak berzah sürecinde ölen kişilerin ruhları göğe yükseltilirken her gök sınırında görevli meleklerden izin alınmaktadır. Ayrıca berzah sürecinde ölülerin ruhları, maddi âleme paralel berzah âleminde izin verildiği oranda üst göklere çıkabilmektedirler, yani izin verilen uzaklığa kadar Kâinat’ta dolaşabilmektedirler. Hatta kötülerin ruhları izin verilmediğinden imtihan edildiği gezegenlerin atmosferini dahi geçememektedir. Miraç olayında göğe yükselirken her gök sınırında görevli meleklerden izin alınmış olması, miracın berzah prosedürü uygulanarak ruhen gerçekleşmiş olduğuna delildir. Bedenen cismani âlem gezintisi söz konusu olsa idi (normal bir uzay aracının gezintisi gibi) gök katları arasında geçişte izin söz konusu olmazdı.[2] Ayrıca miraç olayında peygamberimiz her gökte daha önce vefat etmiş olan dünyalı peygamberlerin ruhlarıyla karşılaşmıştır. Berzah sürecini yaşamakta olan peygamberlerin ruhları ile yapılan görüşmeler de, miracın berzah prosedürü uygulanarak ruhen gerçekleşmiş olduğuna delildir. Ayrıca Peygamberimiz (bazı rivayetlerde) kabir azabı çeken ölülerin ruhlarıyla da karşılaşmıştır. Kabir azabı ise berzah sürecinde çekilir. Berzah sürecinde kabir azabı çeken ölülerin ruhlarıyla karşılaşma da, miracın berzah prosedürü uygulanarak ruhen gerçekleştiğine delildir. Peygamberimiz, dünya dışı zeki uygarlıkların gezegenlerinde o uygarlıklara ait ölülerin ruhlarının çektiği kabir azabını görmüştür. Miraç hadisesinin cismani olarak bedenen gerçekleşmiş olması da muhtemeldir. Miraç hadisesi eğer cismani olarak gerçekleşmiş ise, muazzam genişlikte olan uzayda her gök katında (faraza kara delikler veya yıldız geçitleri gibi) hızlı geçişi sağlayan kapıların kullanımı için görevli meleklerden izin alınmış olabilir. Nitekim İbni Abbas’tan gelen Mecerre’nin (yani göğe baktığımızda bir uçtan diğer uca gördüğümüz Samanyolu’nun) gök kapısı olduğu rivayeti de bulunmaktadır.[3] Bu, Samanyolunun merkezinde (kara delik veya yıldız geçidi gibi) gök kapısının olmasından dolayıdır. Yıldızlar, adeta devasa gök kapılarının etrafında bir araya gelerek galaksileri oluşturmuşlardır. Ancak rivayetler birlikte analiz edildiğinde miracın ruh olarak gerçekleşmiş olduğu görüşü ağır basmaktadır. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
[1] Kuran, 84/19.
[2] Kuran, 84/19.
[3] Taberani, Mucem -ül Kebir, 10591.
Her göğün yetmiş üç yıllık veya beş yüz yıllık yürüme mesafesinde olduğunu söyleyen hadis rivayetleri ise, günümüzde ışık yılı ile ölçülen kozmik uzaklıkları uzunluk ve ölçü birimlerinin henüz günümüzdeki gibi gelişmiş olmadığı dönemde (İslam’ın ilk muhatabı olan insanlara) o günün şartları içerisinde hayal edebilecekleri ölçülerle anlatmak içindir.[1] Bu rivayetlerde bilimsel bir veri sunma niyeti yoktur. Hac suresinin 47. ve Secde suresinin 5. ayetlerinde de, binlerce, milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl süren (jeolojik, kozmolojik, vs) süreçler, her dönem insanının hayal edebileceği ölçülerle “bin yıl gibidir” şeklinde ifade edilmiştir. Kâinat’ın yaratılış günlerini (pazartesi, salı gibi) haftanın günleri olarak veren rivayetlerde de (bazı rivayetlerde açıkça belirtildiği üzere) aslında kozmik süreçler kastedilmiştir.[2] Yedi göğün Kürsî'ye olan nispetinin geniş bir arazide bırakılmış bir halka gibi olduğunu ve Arş’ın Kürsî'ye nispetinin de bu geniş arazinin halkaya olan büyüklüğü gibi olduğunu bildiren rivayetlere[3] dayanarak her üst göğün bir alt göğe nispetinin de böyle olduğunu söyleyenler olmuştur.[4] Samanyolu’ndan yukarıya doğru şu an gözlenen üst göklerin çaplarına bakıldığında bir üst göğün bir alt gökten yaklaşık on kat geniş çapa sahip olduğu görülür. Birinci gök olan (ve çapı yüz bin ışık yılı olan) Samanyolu’nun uydu galaksileri bir arada tutan manyetik alanının çapı yaklaşık 1,7 milyon ışık yılı kadardır. İkinci gök olan Yerel kümenin çapı ise yaklaşık on milyon ışık yılı kadardır. Üçüncü gök olan Başak süper kümesinin çapı ise yaklaşık yüz milyon ışık yılı kadardır. Dördüncü gök olan Balıklar Balina süper küme kompleksinin çapı ise yaklaşık bir milyar ışık yılı kadardır. Bu oran henüz sınırı gözlenemeyen beşinci göğe ve sonra altıncı ve yedinci göklere uygulandığında Kâinat’ın çapının en az bir trilyon ışık yılı olduğu söylenebilir. Ancak ışığın ulaşma süresi ve gök cisimlerinin uzaklıklarıyla orantılı uzaklaşma hızı dikkate alındığında (uzmanlarınca hesaplanabileceği üzere) mevcut durumda Kâinat’ın genişliği bundan daha fazla olacaktır.
[1] Örneğin Sünen –i Ebi Davud, 4723-4726; Sünen –i Tirmizi, 3298, 3320; Sünen –i İbni Mace, 193.
[2] Musannef –i İbni Ebi Şeybe, 35894; el- Emsâ ves- Sıfât, 806.
[3] el- Emsâ ves- Sıfât, 861-862.
[4] İbni Kesir, el- Bidaye ven – Nihaye, c.1 s.16.
Talak suresinin 12. ayeti, yedi (tabaka manyetik) gök kadar (alana dağılmış) yerlerin yaratıldığını yani Kâinat dolusu yerlerin varlığını bildirmektedir. Ancak bu ayeti tefsir eden bazı kaynaklarda yukarıya doğru yedi gök olduğu gibi aşağıya doğru da yedi yerin olduğu yorumu yapılmıştır.[1] Hâlbuki bu ayette yedi gök sayısı kadar yerin de yedi tane olduğuna ilişkin bir ifade yoktur. Bu ayet, yedi (tabaka manyetik) gök (yani Kainat) kadar (alana dağılmış) sayısız (dünya benzeri) yerlerin varlığını bildirmektedir. Bazı rivayetlerde (yukarıda kalan) göklerin de aynı dünya gibi kesif (yoğun) olduğu ve iki gök arasının da gökle yer arası gibi olduğu ve (aşağıda kalan) yerlerin de aynı dünya gibi kesif olduğu ve iki yer arasının da gökle dünya arası gibi olduğu belirtilmiştir.[2] Bu rivayetlerde gökler ve yerler derken aslında aynı tip varlıklar kastedilmiş, dünyaya göre (Arş’a doğru) yukarıda olanlar gökler sayılmış, dünyaya göre aşağıda olanlar ise yerler sayılmıştır. Bazı rivayetlerde de üzerinde bulunduğumuz yerden ip sarkıtıldığında aşağıda bulunan yerlere inilebilecekmiş gibi bir anlatım vardır.[3] Bu anlatım, diğer yerlerin üzerinde yaşadığımız yere bitişik olmadığını ve diğer yerlerin bağımsız varlıklar olduğunu belirtmektedir. Bazı rivayetlerde yerin altında gök olduğu ve o göğün altında yer olduğu ve o yerin altında da gök olduğu ve o göğün de altında yer olduğu belirtilmiştir.[4] Bazı rivayetlerde Hamele- i Arş’ın ayaklarının en alt yerin yıldızları üstünde olduğu belirtilerek en alt yerin (ve dolayısıyla diğer yerlerin) göğünde de yıldızların olduğu belirtilmiştir.[5] Bazı rivayetlerde diğer yerlerde de dünya şartlarının yani ışığın, suyun, bitkilerin, canlıların vs olduğu ve hatta oralara da peygamberlerin gönderildiği belirtilmiştir.[6] Yedi gök ve yedi yer ayırımı yapan rivayetlerde aslında dünya dışı gezegenler kastedilmiştir. İslam’ın evren modelinde Arş en üsttedir.[7] Cennet, Kâinat ve Cehennem de (gezegenlerin yıldızlara manyetik olarak asılı olması gibi) Arş’a manyetik olarak asılıdırlar. Cennet, içinde bulunduğumuz Kâinat’a göre Arş'a daha yakın olduğundan bize göre kozmik olarak yukarıda sayılmıştır. Cehennem de, içinde bulunduğumuz Kâinat’a göre Arş'a daha uzak olduğundan bize göre kozmik olarak aşağıda sayılmıştır. Cennet’in gökte Cehennem’in yerde olduğunu söyleyen rivayetlerde Cennet’in dünyaya göre Arş’a daha yakın konumda olduğu ve Cehennem’in dünyaya göre Arş’a daha uzak konumda olduğu kastedilmiştir.[8] Ancak yedi gök ve yedi yer anlayışına sahip kişiler, içinde bulunduğumuz Kâinat’ı da ikiye bölmüşler, dünyadan Arş’a doğru uzanan Kâinat alanını da üstte saymışlar, dünya’dan Cehennem’e doğru uzanan Kâinat alanını da aşağıda saymışlar, dünyanın Arş tarafında kalan Kâinat bölgelerini ve içindeki cisimleri “gökler” olarak nitelemişler, dünyanın Cehennem tarafında kalan Kâinat bölgelerini ve içindeki cisimleri “yerler” olarak nitelemişlerdir. Cennet’in yedinci gökte veya yedinci göğün üzerinde ve Cehennem’in yedinci yerde veya yedinci yerin altında olduğunu söyleyen rivayetler de, Cennet’in Kâinat’ın dışında kaldığını ve Arş’a daha yakın konumda olduğunu ve Cehennem’in de Kâinat’ın dışında kaldığını ve Arş’a daha uzak konumda olduğunu kasteder.[9] Bir varlığın Kâinat’a göre Arş’a daha yakın veya bir varlığın Kâinat’a göre Arş’a daha uzak olduğunu anlatmak için modern astronomi öncesi dönemde zorunlu olarak bu ifade kullanılmıştır. Kâinat’ın içinde dünyaya göre (Arş istikametinde) yukarıya doğru gökler ve (tersi istikamette) aşağıya doğru yerler ayırımı yapan rivayetler, farklı istikamette yer alan dünya benzeri gezegenleri kasteddiğinden modern astronomiye külliyen aykırı sayılmazlar. Hatta bu rivayetler, modern öncesi astronomiye değil modern astronomiye daha yakındırlar. Zira modern öncesi astronomide yedi gök derken Ay, Venüs, Merkür, Güneş, Mars, Jupiter ve Satürn adlı gök cisimleri ve bunların buluduğu felekler kastedilir iken bu rivayetlerde halkı, yaşam şartları, göğü, yıldızları vs olan kütleler kastedilmiştir. Bu tür rivayetlerde yer alan “yedi gök ve yedi yer” ve “gökler ve yerler” terkipleri de (aynı “gökler ve yer” terkibi gibi) Kâinat’ı ifade ederlerler.[10] Gökleri sırayla tutulmuş dalga (deniz), kaya, demir, bakır vs olduğunu belirten rivayet de modern astronomiye külliyen aykırı sayılmaz.[11] Zira elementler yaşlı büyük yıldızlarda (yani süper novalarda) yüksek basınç altında oluşmakta ve patlama sonucu etrafa yayılan elementlerin bir araya gelmesiyle yeni nesil yıldızlar ve gezegenler oluşmaktadır. Evrendeki bazı gezegenlerde silisyum, bazı gezegenlerde altın, bazı gezegenlerde bakır vs yoğunluğu daha fazla olabilir. Yerlerin her birinde Cehennem akreplerinin, Cehennem yılanlarının vs olduğunu bildiren rivayet[12] de modern astronomiye külliyen aykırı sayılmaz. Zira bazı gezegenlerde akrepler, bazı gezegenlerde yılanlar vs yaşıyor olabilir. Ayrıca bu rivayette her bir yerde ayrı Cehennem yaratığı ifadeleri kullanıldığına göre hadislerin yazıya geçirildiği döneme dek birkaç asrı bulan sözlü rivayet sürecinde ravilerin hafızasında yerin katları ile Cehennem’in katları karıştırılmış olabilir. Her bir yerde yaşayan ayrı halkın olduğunu belirten rivayetler[13] yanında her bir yerde farklı Cehennem yaratıklarının olduğunu belirten rivayetin[14] olması, yazılı hale gelinceye dek birkaç asrı bulan sözlü rivayet sürecinde yerin katları ile Cehennem’in katlarının karıştırılmış olduğu zehabını oluşturmaktadır.
Kuran’da ise üstümüzde (Arş istikametinde) kalan gezegenlerin “gökler” sayılacağı ve altımızda kalan gezegenlerin “yerler” sayılacağı şeklinde bir niteleme ve ifade yer almaz. Kuran’a göre dünya dışı tüm cisimler (Kâinat’ın neresinde yer alırsa alsın) dünyaya göre gökte sayılırlar. Kuran, dünya dışı cisimlerin dünyaya göre yedi (tabaka manyetik) gök düzeni aldığını[15] ve yedi (tabaka manyetik) gök (yani Kainat) kadar (alana dağılmış) sayısız (dünya benzeri) yerlerin var olduğunu[16] bildirmiştir. Bazı rivayetlerde de Kuran’a paralel olarak zeki varlıkların yaşadığı tüm gezegenler gökte sayılmıştır.[17] Pek çok rivayette de (muhtelif konularda) Kuran’a paralel olarak “Gökler ve yer” ifadesi kullanılmıştır.[18] “Gökler ve yerler” ifadesinin geçtiği bazı rivayetlerde de (a) manyetik göklerde yer alan gezegenler ve (b) manyetik göklerde yer alan gezegen dışı cisimler ayırımı yapılmıştır.[19]
[1] Görüşler ve rivayetler için bkz. Tefsir -i Kurtubi ve Tefsiri – Taberi, 65. Sure 12. Ayet tefsiri
[2] Örneğin Tefsir –i İbni Ebi Hatim, 2608; Taberani, Müsned –i Şamiyyin, 2665.
[3] Örneğin Tirmizi, 3298; Müsned –i Ahmed, 8828.
[4] el- Azame, c.1 s.181, c.2 s.643.
[5] el- Basü ven- Nüşur, 609.
[6] Müstedrek, 3822-3823; el- Esma ves- Sıfat, 831-832; Tefsir –i Taberi, 65. sure 12. ayet tefsiri
[7] Kuran, 16/49-50
[8] Örneğin Müstedrek, 8698; Müsned –i Haris, 935; Ebu Nuaym, Sıfet –ül Cenne, 454.
[9] Sıfet –ül Cenne, 132, 135; el-Basü ven- Nüşür, 455; Müstedrek; 8762-8763.
[10] Örneğin Tirmizi, 2685; Müsned –i Ahmed, 6583; Mucem –ül Evsat, 6442.
[11] Mucem –ül Evsat, 5661; el- Azame, c.4 s.1166
[12] Müstedrek, 8756
[13] Örneğin Tirmizi, 2685; Müstedrek, 3822-3823; Ebu Şeyh Isfehani, el- Azame, 551; Beyhaki, el- Esmâ ves- Sıfât, 831-832; Tefsir –i Taberi ve Tefsir –i İbni Kesir, 65. Sure 12. Ayet tefsiri
[14] Müstedrek, 8756
[15] Kuran, 41/11-12
[16] Kuran, 65/12
[17] Örneğin Tirmizi, 1398, 2240; İbni Mace, 4079-4080; Müsned –i Ahmed, 21653; Müsned –i İbni Rahuye, 10; ez- Zühd ver- Rakaik, 318
[18] Örneğin Buhari, 1129, 1834, 3189; Müslim, 1679, 2653; İbni Mace, 280; vs
[19] Örneğin Nesai, es- Sünen ül- Kübrâ, 11391; el- Azame, c.2 s.458
Modern astronomi öncesi bazı insanlar, Kuran’da geçen “yedi gök” ifadelerini o günün yaygın bilimine uygun olarak yedi gezegen olarak anlamışlardır. Kuran’ın öncelikli amacı dini ve ahlaki öğüt vermektir, bilimlere ilişkin ansiklopedik bilgi vermek değildir. Bununla birlikte Kuran tabiat gerçekleriyle çelişmez. Zira ikisinin de sahibi Yüce Allah (c.c.)’tır. Kuran, modern bilim öncesi yaşamış insanlara göre indirilmiş bir kitap değildir. Kuran, ileride bilimin gelişeceğini bilmektedir ve bildirmektedir.[1] Nitekim Kuran’ın bazı ayetleri gelişen teknoloji sayesinde ancak yirminci asırda hakkıyla anlaşılabilmiştir.[2] Bazı ayetler ise gelecek asırlara hitap etmektedirler.[3] Bilim değişken olsa da Kuran hiçbir asır bilimle çelişmez. Ayrıca Kuran, kâfirlere inkâr etme bahanesi vermemek için akıllarının ve ufuklarının eremeyeceği konuları zamansız dikte etmez. Her asrın insanının anlayacağı üslubu kullanmak Kuran’ın mucizevî bir özelliğidir. Hadis külliyatından farklı olarak vahiy olduğu kesin olan ve bir değişime uğramadan[4] günümüze dek mütevatir yolla ulaşan Kuran’da evren ve tabiat gerçeklerine aykırılık bulunmaz. Nuh suresinin 15-16 nolu ayetlerinde bildirildiği üzere Hazreti Nuh (a.s.), kavmine nasihat ederken yedi göğün tabakalar halinde yaratıldığını ve Ay’ın ve Güneş’in bu göklerde yer aldığını söylemiştir. Antik dönemin bilgilerine dayanarak belagat sanatıyla evrenden örnekler veren söyleşiyi nakleden Nuh suresi dışında, Kuran’da geçen “yedi gök” ifadeleri, modern astronomi öncesi yaygın olan bilimsel anlayışı kastetmez. Zira Kuran’da en aşağı göğün yıldızlarla ve gezegenlerle süslendiği belirtilmiştir.[5] Modern öncesi astronomiye göre ise Ay’ın yer aldığı birinci gökte yıldızlar ve gezegenler bulunmaz.
Modern öncesi bilim, dünyanın düz olduğunu, dünyanın evrenin merkezinde olduğunu ve (dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü bilinmediğinden) evrenin dünya etrafında döndüğünü söylerdi. İlk defa M.Ö. 6. asırda yaşamış Pisagor, dünyanın küre şeklinde olduğunu, evrenin merkezinde ateşin bulunduğunu, gök cisimlerinin takılı olduğu saydam göklerin de küre şeklinde olduğunu, dünya ve Güneş dahil tüm evrenin ateşin etrafında döndüğünü söylemiştir. M.Ö. 3. Asırda yaşamış olan Aristarkus da benzer bir model geliştirerek dünyanın ve göklerin küre şeklinde olduğunu ancak evrenin merkezinde Güneş’in olduğunu söylemiştir. M.Ö. 4. asırda yaşamış olan Aristo da, ay tutulmasında ay yüzeyine yansıyan gölgenin yuvarlak olmasına ve güneye gidildikçe gökte başka yıldızların görülmesine dayanarak dünyanın küre şeklinde olduğunu ve o günkü bilimsel birikime paralel olarak dünyanın sabit olup evrenin dünya etrafında döndüğünü söylemiştir. Aristo ile aynı dönemde yaşayan Heraklit ise dünyanın küre şeklinde olduğunu söylemekle birlikte dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü de söylemiştir. Felsefe dünyasında Aristo’nun görüşü yaygınlık kazanmış, modern astronomi dönemine dek meşşai ekolüne tabi (Aristocu) filozoflar tarafından dünyanın küre şeklinde olduğu ve sabit olduğu ve yine küre şeklinde olan evrenin dünyanın etrafında döndüğü dile getirilmiştir. Felsefe dünyasında yaşanan bu değişime rağmen modern öncesi bilim dünyanın düz olduğunu kabul etmeye devam etmiştir. Bilim ile felsefenin kaynaşık olduğu ve henüz birbirinden net bir şekilde ayrılmadığı bu dönemde bile astronomlar ile felsefecilerin dünya modeli aynı değil idi. Gökteki cisimleri yuvarlak olarak gören modern öncesi bilim, dünyanın da yuvarlak olması gerektiğine kani olmamış idi. İlk dönem müfessirler de, o dönemler dünyada yaygın olan bilimsel anlayışa uygun olarak dünyanın düz olduğunu dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Fahrettin Razi (Tefsir –i Razi, 7. Sure 54. Ayet terfsiri) ve Gazali (Tehafüt –ül Felasife, s.80) gibi bazı âlimler dünyanın küre şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
[1] Kuran, 27/93, 41/53.
[2] Örneğin 6/125, 7/57, 15/22, 16/8 ve 15, 21/31-33, 22/5, 23/12-14, 30/1-5, 31/10, 41/11-12, 75/3-4.
[3] Örneğin 23/86-87, 31/20, 34/24, 42/32, 44/10-16, 51/22-23, 57/4, 84/19; Sünen –i Tirmizi, 2906.
[4] Kuran, 15/9.
[5] Kuran, 37/6, 41/12, 67/5.
Dini olarak Sümer, Maya, Mısır, Babil, Yunan gibi uygarlıklarda (yedi sayısına önem atfedilmiş olmakla birlikte) yedi katmanlı gök anlayışı bulunmamakta idi. Sümer hariç bu uygarlıklarda (sayısı belli olmayan) çoklu katmanlı gökler anlayışı hâkim idi. Sümerlerde ise yerin mukabili olarak sadece tekil gök dile getirilirdi. Tevrat ve İncil’de de çoklu katmanlı “gökler” ifadesi bulunmakla birlikte “yedi gök” ifadesi bulunmaz. Hinduizm ve Şamanizm gibi bazı dinlerde ise (6, 7, 9, 12, 13, 99 gibi) farklı sayılarda gök katmanlarına yer verilmiştir. İslam öncesi Arap toplumunda da çoklu katmanlı gök anlayışı bulunmakla birlikte yedi gök anlayışı bulunmamakta idi. Bilimsel olarak ise Sümerlerden modern astronomiye dek yaygın olan evren modellerinde dünya merkezde sayılıyor, (dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü bilinmediğinden) Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların dünyanın etrafında döndüğü kabul ediliyor idi. M.S. 2. yüzyılda yaşamış Batlamyus’un kendisine ulaşan bilimsel birikimleri derleyerek oluşturduğu ve modern astronomiye dek bilim ve felsefe dünyasında yaygın olarak benimsenen evren modelinde günümüzde adı Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn olan gezegenler biliniyordu. Tarihi süreçte bir gezegenin diğer gezegenin önüne geçtiği gözlendiğinden bu birikimle gezegenlerin dünyaya olan uzaklıklarına göre gök katları tasnif edilmiş, Ay’ın 1. gökte, Venüs’ün 2. gökte, Merkür’ün 3. gökte, Güneş’in 4. gökte, Mars’ın 5. gökte, Jüpiter’in 6. gökte ve Satürn’ün 7. gökte olduğu kabul edilmiş idi. Modern bilim öncesi yedi gök ifadesi ile sadece gezegenler değil gezegenlerin birlikte döndüğü dairesel gök alanları ve yörüngeler de birlikte kastediliyor idi. Dairesel feleklerin sabit olup gök cisimlerinin hareketli olduğunu söyleyenler de vardı. Yıldızlar da bunların üstünde 8. gökte sayılıyor idi. Göğe bakıldığında bir uçtan diğer uca uzandığı görülen Samanyolu da, “bulut yıldız” olarak tanımlanıyordu, kimilerince tek tek görülemeyen ve birbirlerine çok yakın olan küçük yıldızlardan oluştuğu kabul ediliyor idi. Onuncu asırda İranlı astronom Abdurrahman Sufi tarafından Macellan bulutsusu ve Andromeda M31’in keşfi ile bulut yıldız sayısı üçe çıkmış idi.
Ayrıca modern öncesi astronomi Sümerlerden bu yana astroloji ile iç içe idi. Sadece müslüman astronomlar astronomi (ilm –ü nücum) ile astrolojiyi (ahkam –ü nücumu) ayırmışlar idi.
Kuran’ın bazı ayetleri gelişen teknoloji sayesinde ancak yirminci asırda hakkıyla anlaşılabilmiştir. Örneğin mealen “gökler ve yer bitişik iken ayırdığımızı kafirler görmedi mi?” şeklinde olan ve kafirlere eleştiri içeren Enbiya suresinin 30. ayeti, ancak yirminci yüzyılda gelişen teknoloji sayesinde yapılan gözlemler ve keşifler sonucu (genel kabul görmüş Big Bang teorisi ile) anlaşılabilmiştir. Yirminci yüzyıldan önce yaşamış olan kâfirler, evrenin bitişik iken ayrıldığını bilmediklerinden ayette yer alan eleştirinin muhatabı değillerdi. Göğün (evrenin) genişlediğini bildiren Zariyat suresinin 47. ayeti de, ancak yirminci yüzyılda hakkıyla anlaşılabilmiştir. Yer sarsmasın diye kazıkların (dağların) kılındığını bildiren ayetler de, göğe doğru uzanan dağların yer kabuğu altında mağmaya doğru da (çivi gibi) uzandığının ve bu sayede kaygan mağma tabakası üzerinde bulunan yer kabuğunun kaymasını engellediğinin keşfedilmesiyle hakkıyla anlaşılabilmiştir. (16/15, 21/31, 31/10) (Ayrıca bkz.
Kuran hiçbir asır bilimle çelişmez. Örneğin Kuran’da dünyanın düz veya küre şeklinde olduğuna, hem kendi ekseni etrafında ve hem Güneş’in etrafında döndüğüne ilişkin açık ifadeler bulunmaz, ancak hiçbir asır tabiat gerçeklerine aykırı ifadeler de bulunmaz. Günümüz bilim birikimiyle bakıldığında da dünyanın yatak veya beşik gibi yayıldığını bildiren ayetler yanlış sayılamaz. (15/19, 50/7, 51/48) Zira bu ayetler, dünya yüzeyine ilişkindirler, dünyanın kozmik yapısına ilişkin değillerdir. Aksine başa sarık sarma için kullanılan “Tekvir” fiiliyle gecenin gündüzün üzerine ve gündüzün gecenin üzerine dolandığını bildiren Zümer suresinin 5. ayeti, zımnen dünyanın yuvarlak olduğunu belirtmiş olmaktadır. Mealen “Dağlara bakarsın da donuk zannedersin hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi seyir halindedirler” şeklinde olan Neml suresinin 88. ayeti de, (yerin değil) yerin yüzeyinin seyir halinde olduğunu belirtmiş olmakla, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zımnen belirtmiş olmaktadır. Göklerin direksiz yükseltildiğini ve yer üzerine düşmemesi için tutulduğunu bildiren ayetler de, modern astronomi öncesi dönemde yer zemin sayılarak göklerin direksiz yükseltildiği şeklinde anlaşılmış olmakla birlikte, günümüz modern astronomi anlayışına da aykırı değildir. (13/2, 22/65, 31/10, 35/41) Zira göklerdeki cisimler, gözle görülür bir bağlantı olmaksızın düzen almışlardır ve her biri kendine ait dönüş ve seyir hareketlerini hassas dengeler içinde yapmaktadırlar. Gök cisimleri, bu sayede ne dünyaya ve ne de diğer gök cisimlerine çarpmamaktadırlar.
Yedinci asır insanına örneğin otuzuncu asır bilim ve kültür seviyesiyle tabiattan örnekler verilmez. Aksi takdirde kafirlere bahane ve menfi propaganda fırsatı verilmiş olur. Bu durum tebliğ edilmeye çalışılan İslam’ın yayılmasını da engeller. İslam’ın birincil amacı, tabiat bilimlerini öğretmek değildir, Yüce Allah’a kulluğu telkin etmektir. Nitekim yerlerin çokluğunu (yani dünya dışı zeki uygarlıkların varlığını) bildiren Talak suresinin 12. ayetinin açıklamasını isteyenlere İbni Abbas, “Eğer bu ayeti tamamen açıklarsam bunu tekzip etmek suretiyle küfre düşersizin” demiştir. (el- Azame, 2. cilt 643. sayfa; Tefsir –i Taberi ve Tefsir –i İbni Kesir, 65. sure/12. ayet tefsiri) Kâinat’tan daha mükemmel olan Cennet’e ve Cehennem’e ilişkin Kuran’da yer alan tasvirler de her asır insanının anlayabileceği şekildedir.
Bazıları, Kuran’da geleceğe dönük ayetlerin olmadığını, tüm ayetlerin indirildiği dönemdeki insanların tabiat bilgisine muvafık olduğunu, indirildiği dönemde anlaşılmayıp sonradan bilimsel keşiflerle anlaşılacak ayetlerin olduğu iddiasının ilk dönem kâfirlere “anlamadığımız şeyden niye sorumlu olalım” şeklinde bahane ve haklılık kazandıracağını iddia etmişlerdir. Bu iddia isabetsizdir. Zira ilk dönem Müslümanlar Kuran’ın her hükmünü anlayarak Müslüman olmamışlardır. Vicdanen müslüman olmayı gerektirir bir ayet ve bir olay ile karşılaşanlar müslüman olmuşlardır. Kuran tefsiri uzmanlığı gerektiren bir konu olduğundan uzman olmayanların anlamayacağı ayetler illaki olacaktır. Tefsir çalışmaları daha Peygamberimiz (s.a.v.) dönemi başlamıştır. Herkesçe anlaşılmayacak ayetlerin olduğunu Kuran’ın kendisi zaten söylemektedir. (Kuran, 3/7) Ulema dahi münferit olarak Kuran’ı ve diğer İslami bilimleri tamamen ihata etmekten acizdir. Kuran tefsirleri, hadis külliyatı ve diğer bilimler okyanus gibi büyük yekün tuttuğundan ulema dahi ilim sahibi oldukça bilmediklerinin daha fazla olduğunu anladığından kendilerine âlim demekten utanmışlardır. Dolayısıyla müslüman olmak için Kuran’ın tüm ayetlerini anlamak gerekmez. Vicdanen müslüman olmayı gerektirir bir ayet ve bir olay ile karşılaşan her dürüst kişi müslüman olmakla yükümlüdür. Vicdanen müslüman olmayı gerektirir bir ayet ve bir olay ile karşılaşan ancak müslüman olmayan kişilerin uyduracağı bahaneleri engellemek zaten mümkün değildir. İlk dönem kâfirlere bahane olur diye Kuran’da geleceğe dönük ayetlerin olmadığını söylemek hatalıdır.
Örneğin Enbiya suresinin 30. ayeti evrenin bitişik iken ayrılmış olduğunu bildirmektedir. Kuran’ın ilk muhatabı olan kâfirlerde bu ayetin anlaşılabilmesini sağlayacak tabiat bilgisi bulunmamakta idi. Bu ayeti tefsir eden ilk dönem müslümanlar da, mevcut bir tabiat bilgisine dayanmamışlardır, kendi içtihatlarına dayalı olarak bu ayeti yorumlamışlardır.[1] Bu ayette evrenin bitişik iken ayrılmış olduğu hususunun kâfirler tarafından bilineceği bildirildiğinden bu ayetin muhatabı olan kâfirler, ileride bu yönde tabiat bilgisine sahip olacak olan kâfirlerdir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise bu yüzyılda ortaya çıkan ve güncel bilimde yaygın olarak benimsenen Big Bang teorisi bu ayetle ilişkilendirilmiştir. Big Bang teorisi, evrenin genişlediğini, zamanda geriye gidildikçe evrenin günümüzdekinden daha da küçük olduğunu, ilk başlangıçta ise evrenin bir noktada bitişik ve tekil halde olduğunu, evrenin bir başlangıcının olduğunu, tekil haldeki ilk noktanın patlaması sonrası aşamalı olarak evrenin günümüzdeki haline geldiğini söyler. Big Bang teorisi, uzak galaksilerin (hızla uzaklaşdıklarından) bize ulaşan ışık frekanslarının kırmızıya kayma değerlerinin yüksek olması, büyük patlamadan arta kalan ve evrenin her yerinde eşit değerde olan kozmik mikrodalga arkaplan ışımasının varlığı, evrenin sınırlı ömründen dolayı uzak yıldızların ışığının henüz dünyaya ulaşmamış olması, evrenin sınırlı ömründen dolayı enerjinin tükenmemiş ve evrenin her yerine eşit dağılmamış olması gibi birçok sağlam delille desteklenmektedir ve ileride de çürütülecek gibi görünmemektedir. Big Bang’a alternatif teoriler ise, çok fazla varsayım ve tutarsızlık içerdiğinden kozmologlarca kabul görmemiştir. Sağlam delillere dayanmasına rağmen evrenin ilk aşamaları gözlenmiş olmadığından Big Bang teorisi kanun seviyesine çıkamamıştır.
[1] Er- Reddü Ale –l Cehmiyye, 45; İbni Huzeyme, Et- Tevhid, c.1 s.886
Kuran’ın bazı ayetleri gelişen teknoloji sayesinde ancak yirminci asırda hakkıyla anlaşılabilmiştir. Örneğin mealen “gökler ve yer bitişik iken ayırdığımızı kafirler görmedi mi?” şeklinde olan ve kafirlere eleştiri içeren Enbiya suresinin 30. ayeti, ancak yirminci yüzyılda gelişen teknoloji sayesinde yapılan gözlemler ve keşifler sonucu (genel kabul görmüş Big Bang teorisi ile) anlaşılabilmiştir. Yirminci yüzyıldan önce yaşamış olan kâfirler, evrenin bitişik iken ayrıldığını bilmediklerinden ayette yer alan eleştirinin muhatabı değillerdi. Göğün (evrenin) genişlediğini bildiren Zariyat suresinin 47. ayeti de, ancak yirminci yüzyılda hakkıyla anlaşılabilmiştir. Yer sarsmasın diye kazıkların (dağların) kılındığını bildiren ayetler de, göğe doğru uzanan dağların yer kabuğu altında mağmaya doğru da (çivi gibi) uzandığının ve bu sayede kaygan mağma tabakası üzerinde bulunan yer kabuğunun kaymasını engellediğinin keşfedilmesiyle hakkıyla anlaşılabilmiştir. (16/15, 21/31, 31/10) (Ayrıca bkz.
Kuran hiçbir asır bilimle çelişmez. Örneğin Kuran’da dünyanın düz veya küre şeklinde olduğuna, hem kendi ekseni etrafında ve hem Güneş’in etrafında döndüğüne ilişkin açık ifadeler bulunmaz, ancak hiçbir asır tabiat gerçeklerine aykırı ifadeler de bulunmaz. Günümüz bilim birikimiyle bakıldığında da dünyanın yatak veya beşik gibi yayıldığını bildiren ayetler yanlış sayılamaz. (15/19, 50/7, 51/48) Zira bu ayetler, dünya yüzeyine ilişkindirler, dünyanın kozmik yapısına ilişkin değillerdir. Aksine başa sarık sarma için kullanılan “Tekvir” fiiliyle gecenin gündüzün üzerine ve gündüzün gecenin üzerine dolandığını bildiren Zümer suresinin 5. ayeti, zımnen dünyanın yuvarlak olduğunu belirtmiş olmaktadır. Mealen “Dağlara bakarsın da donuk zannedersin hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi seyir halindedirler” şeklinde olan Neml suresinin 88. ayeti de, (yerin değil) yerin yüzeyinin seyir halinde olduğunu belirtmiş olmakla, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zımnen belirtmiş olmaktadır. Göklerin direksiz yükseltildiğini ve yer üzerine düşmemesi için tutulduğunu bildiren ayetler de, modern astronomi öncesi dönemde yer zemin sayılarak göklerin direksiz yükseltildiği şeklinde anlaşılmış olmakla birlikte, günümüz modern astronomi anlayışına da aykırı değildir. (13/2, 22/65, 31/10, 35/41) Zira göklerdeki cisimler, gözle görülür bir bağlantı olmaksızın düzen almışlardır ve her biri kendine ait dönüş ve seyir hareketlerini hassas dengeler içinde yapmaktadırlar. Gök cisimleri, bu sayede ne dünyaya ve ne de diğer gök cisimlerine çarpmamaktadırlar.
Mucizevî olarak her çağa uygun bir üslupla donatılan Kuran’ı güncel bilimsel veriler eşliğinde bilimi araç sayarak tefsir etmek elbette caizdir. Zira Yüce Allah’ın kudretini tefekkür için tabiattan çokça örnekler vermiş olan Kuran bilimden ayrık düşünülemez.[1] Ayrıca Kuran’ın tabiatı araştırmaya teşvik eden bir üslubu da vardır.[2] Müslümanlar bilimsiz olamaz.[3] Bilimden uzak kalmak yanlış olduğu gibi aşırıya kaçıp bilimi Kuran’ın önüne koymak da yanlıştır. Kuran’ın ve İslam’ın hak sayılmak için bilimin icazetine ihtiyacı yoktur. Yüce Allah (c.c.)’tan mütevatir yolla değişime uğramadan bize kadar intikal eden vahiyde tabiat gerçeklerine aykırılık zaten olmaz. Zira ikisinin de sahibi Yüce Allah’tır. O’nun dini olan İslam da zaten akla ve sağduyuya dayanır.[4] Temel mantık ve dürüstlük kuralları zaten kişiyi zorunlu olarak İslam’a ulaştırır. Temel mantık ve dürüstlük kurallarını matematiksel ahenk içerisinde bir bütün olarak kullanmayan ve kendisiyle çelişerek (duygu ve önyargılarının etkisiyle) işine gelen yerde işine gelen mantık kuralını kullanan kişiler İslam’a ulaşamazlar. İslam’da batıl inançlara ve hurafelere yer yoktur. Bununla birlikte dinde (anlamı açık ve mütevatir olan) muhkem deliller yanında bir veya iki kişinin rivayetine dayanan ahad rivayetler ve yoruma dayalı zanni içtihatlar da yer almaktadır. Dinde bilime aykırılık örneği ortaya konmuş ise, ya din olduğu gibi anlaşılamamıştır veya dini veriler (yalan ve yanılma ihtimali içeren) âhâd rivayetlere veya (hata ihtimali içeren) şahsi içtihatlara dayanmaktadır, ya da bilimsel veriler kesin ispatlanmış olmayıp varsayımdan veya aldatmacadan ibarettir. Ayrıca bilimsel her veri mutlak doğruluk içermez. Bilim ilk önce bir hipotezle başlar. Bilim adamı, ilgili konuda gerçek olabileceğini düşündüğü bilimsel bir düşünce ve varsayım üretir, sonra bunu deney ve gözleme tabi tutar. Deney veya gözlemden olumlu netice almış olursa üretmiş olduğu varsayım bilim adamlarınca kabul görmeye başlar ve teori halini alır. Ancak teori de bütün bilim adamlarınca kabul edilmeyebilir. Zira deney veya gözlemin hazırlık çalışmalarından tutun laboratuar şartlarının oluşturulması ve neticenin alınmasına kadar her aşamada bilim adamının öznel ve kişisel yaklaşımı alınan neticeyi etkileyebilmektedir. Bütün bilim adamlarınca kabul edilen ve üzerinde yanılma payı bulunmayan bilimsel verilere ise “Kanun” denilmektedir.[5] Ayrıca bilim sürekli bir değişme ve gelişme içindedir. Binlerce sene önce yaşamış olan Babil, Hind, Mısır, Yunan vs. gibi uygarlıkların da bilimi var idi. Ancak o zamana göre bilimsel sayılan düşüncelerin çağımızda yanlış olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde de bilimsel bir hipotezin yeni keşif ve hipotezlerle çürütüldüğünü görmek mümkündür. Güncel bilimin de asırlar sonra demode olması muhtemeldir. Modern öncesi dünyada yaygın olan bilime göre ayetleri tefsir edenlerin düştüğü hataya düşmemek için kanun niteliğinde olanlar hariç güncel bilim mutlak doğru sayılmamalıdır.
[1] Kuran, 2/21-22, 29, 74, 164, 189 ve 258, 3/26-27 ve 190–191, 6/1, 65, 73, 95-99, 101-102 ve 125, 7/54, 57 ve 185, 10/3-6, 24 ve 67, 11/7 ve 82, 12/109, 13/2-4, 12-13, 17 ve 41, 14/19 ve 32-34, 15/16, 19-23 ve 85, 16/4-17, 48, 65-72 ve 79-81, 17/12, 44, 68 ve 99, 20/53-55, 21/30-33, 44 ve 56, 22/5, 18, 47 ve 61-66, 23/12-22, 78-80 ve 84-89, 24/24, 35, 43-45 ve 58-59, 25/45-49, 53-54, 59 ve 61-62, 26/7-8, 27/60-64, 86 ve 88, 28/71-73, 29/19-20, 44 ve 61-63, 30/1-9, 19-27 ve 48-50, 31/10, 20, 25 ve 29-31, 32/4-9 ve 27, 34/9, 35/1-3, 11-13, 27-28 ve 41, 36/37-44 ve 71-73 ve 77-81, 37/5-6, 38/27, 39/5-6, 21, 38 ve 46, 40/57, 61, 64 ve 67-68, 41/9-12 ve 37, 42/11-12 ve 32-34, 43/9-14, 38 ve 87, 44/38-39, 45/3-5 ve 12-13, 46/3 ve 33, 49/13, 50/6-11 ve 38, 51/7, 20-21 ve 47-49, 52/1-6, 53/1 ve 49, 54/49-50, 55/1-25 ve 33, 56/68-76, 57/4-6, 64/2-3, 65/2, 67/1-5, 15, 19 ve 23-24, 70/40, 71/15-20, 72/32-34, 75/3-4, 76/1-2, 77/25-27, 78/6-16, 79/27-33, 80/24-32, 81/15-19, 84/16-19, 85/1, 86/1-7 ve 11-12, 87/1-5, 88/17-20, 89/1-5, 91/1-8, 92/1-3, 93-1-2.
[2] Kuran, 6/6/6, 11 ve 99, 7/185, 10/101, 12/109, 14/19, 16/48 ve 79, 17/99, 21/30, 22/18 ve 65, 24/43, 25/45 ve 59, 26/7-8, 27/86 ve 93, 29/19-20, 30/9, 37, 42 ve 50, 31/20 ve 29-31, 32/27, 34/9, 35/44, 36/31, 71 ve 77, 39/9 ve 21, 40/21, 57 ve 82, 41/53, 47/10, 50/6, 51/20-21, 56/68-73, 67/3-4 ve 19, 71/15, 86/5, 88/17-20, 96/1-5.
[3] Tirmizi, 2687; İbni Mace, 224 ve 4169; Şuab -ül İman, 1543.
[4] Kuran, 2/164, 170-171, 242 ve 269, 3/7, 118 ve 190, 4/82, 5/103, 6/32, 8/22, 10/16, 42 ve 100, 12/2 ve 109, 13/4 ve 19, 16/11-17, 21/10, 22/46, 23/80, 25/44, 26/89, 28/60, 29/43, 30/24 ve 28, 35/28, 38/29, 39/9, 18 ve 21, 40/54 ve 67, 43/3, 45/5, 47/24, 57/17, 59/14, 65/10, 67/10
[5] Örneğin yer çekimi kanunu gibi.
Kuran’dan farklı olarak hadis külliyatında evren ve tabiat gerçeklerine aykırı rivayetler olabilmektedir. Bunların en meşhuru Ebu Zer’den gelen ve Güneş’in battığında Arş’ın altına gittiğini ve orada sabaha kadar secde ettiğini ve doğması için izin verildiğinde doğduğu yere gelerek oradan doğduğunu belirten rivayettir. (Sahih –i Buhari, 3199; 4802; Sahih –i Müslim, 250) Mütevatir olmayan ancak muhaddislerce uydurma da sayılmayan bu rivayetteki yanlışlık, Peygamberimizin (s.a.v.)’in kastettiği anlam dışında sözlü rivayet sürecinde yaşanan farklı rivayet tarzından kaynaklıdır. Kuran’da belirtildiği üzere mevcudatın tamamı ibadet etmektedir. (el-İsrâ, 17/44) Mahlûkatın ibadeti, hangi görev için yaratılmışlarsa o görevi yerine getirmeleridir. Güneş’in secde ettiği ise Kuran’da özellikle belirtilmiştir. (el-Hâcc, 22/18) Güneş’in ibadet ve secdesi de her vakit ısı ve ışık yaymasıdır. Hadis külliyatında yer alan ve alem tasviri yapan rivayetlerde geçen “Arş’ın altı” terkibi de Arş’ın manyetik alanını ifade eder. Arş’ın manyetik alanı tüm âlemi kuşattığından Güneş her daim zaten Arş’ın altındadır. Güneş’in battığında Arş’ın altına gitmesi, Yüce Allah (c.c.)’ın bir hâkimiyet alanından başka bir hâkimiyet alanına gitmesi demektir. Güneş, battığında bizim olduğumuz yerdeki görevini tamamlamış olmakta, ancak yeni yerlerde görevine (secdesine) devam etmektedir. Sözlü rivayet sürecinde rivayet zincirinde yer alan her ravi anladığı şekilde cümleler kullanarak rivayeti intikal ettirdiğinden rivayette anlam kayması yaşanmıştır. Nitekim Ebu Zer’den gelen bu rivayet dışında başka bir sahabeden bu şekil bir rivayet gelmemiştir. Aksine İbni Abbas’dan gelen bir rivayette akıntı halindeki Güneşin gündüz gökte yörüngesinde hareket ettiği ve battığında ise doğduğu yere dek gece yerin altında yörüngesinde hareket ettiği belirtilmiştir. (Tefsir –i İbni Ebi Hatim, 12285) Hasan Basri’den gelen bir rivayette de Güneş’in battığı zaman doğduğu yere dek kıble arkasını (yerin altını) takip eden gökteki yörüngesinde dönmekte olduğu belirtilmiştir. (el- Azame, 4. Cilt 1151. Sayfa) İbni Abbas’dan gelen diğer bir rivayette de ip bükme makinesinde dairesel dönen ip mekiği gibi tüm gök cisimlerinin göğün kapılarında (yörüngelerinde) döndüğü belirtilmiştir. (el- Azame, 4. Cilt 1211. Sayfa)
Hadis külliyatında bulunan hadislerin büyük çoğunluğu âhâd rivayetlere dayandığından (yani mütevatir olmadığından) Peygamberimize (s.a.v.) aidiyeti konusunda kesinlik ihtiva etmezler. Ayrıca (asırlar sonra yazılı hale gelinceye dek) rivayet zinciri içerisinde yer alan bazı râvilerin iyi veya kötü olarak tanınmaması âhâd rivayetleri zayıflatmaktadır. Ayrıca âhâd rivayetlerin sıhhati de görecelidir. Bir muhaddise göre sahih sayılan diğer muhaddise göre zayıf sayılabilmektedir. Yazılı hale gelinceye dek sözlü rivayet sürecinde rivayet zinciri içerisinde yer alan râvilerin yorumları da hadis metnine karışmış olabilmektedir. Örneğin Peygamberimiz’in (s.a.v.) Cennet’te müminlerin Cehennem’den çıkarılması için yapacağı şefaat ile mahşer meydanında mahşer halkının teşvikiyle hesabın başlaması için yapacağı ilk şefaati (aynıymış gibi) birbirine karıştıran rivayetler bulunmaktadır. (Örneğin Buhari, 6565, Müsned –i Ahmed, 2546, 2692) Örneğin Peygamberimiz’in mahşer meydanında mahşer halkının teşvikiyle hesabın başlaması için yapacağı ilk şefaat ile (Peygamberlerin münferit hesabı ve her bir peygamberin münferit hesabı sonrası yapılan kâfirlerin hesabı bittikten sonra müslümanların hesabına geçildiğinde) müslüman ümmetinin hesabında yapacağı şefaati birbirine karıştıran rivayetler bulunmaktadır. Bu durum sözlü rivayet sürecinde ravilerin olayların sırasını karıştırmasından kaynaklıdır. Tefsir, fıkıh, tarih vs. her ilimde olduğu gibi akaidde de benzer rivayetler birlikte analiz edilerek değerlendirme yapılır. Dolayısıyla hadis külliyatında o günün bilimine göre söylenmiş (günümüz bilimine uymayan) sözleri bulmak mümkündür. Bununla birlikte hadis külliyatında gelecekten haber veren bazı rivayetlerin gerçekleştiği de gözlenmiştir ki bu rivayetlerin sıhhati fiilen gerçekleşmiş olmakla anlaşılmıştır. Geniş külliyat içinde elbette sahih hadisler bulunmaktadır. Hadis âlimlerinin akla dayalı metotlarla gösterdikleri yoğun çabalar illaki netice vermiştir. Hadis külliyatında yer alan hadislerin tümünü zayıf sayma iyi niyetle bağdaşmaz. Ayrıca tümden hadisleri inkar vahyi inkar tehlikesine de götürür. Zira Peygamberimiz, kendisine (metin halinde) kitap indirilmeyen peygamberlerde olduğu gibi, Kuran dışında da (metin halinde olmayan) vahiy tebliğ etmiştir. Hadislerin vahiy olanı ve içtihat olanı vardır. Peygamberimizin vahiy olduğunu söylemeksizin söylediği bir hadis, eğer içtihat sayılıyor ise, bu durumda peygamber olmayan bir müslümanın içtihadı gibi sayılır, dolayısıyla zan ihtiva eder. Her içtihat gibi peygamberimizin de içtihadında hata etmesi mümkündür. Sahabe (r.a.), Peygamberimize bir konu hakkında vahiy mi yoksa şahsi düşünceniz mi diye sorardı ve eğer şahsi düşünce ise bazı konularda itiraz ederdi. Her hadis vahiy olsa idi Sahabenin itiraz etmemesi gerekirdi. Hadis külliyatı incelendiğinde de aynı konuda çelişkili hadislerin varlığı görülmektedir. Çelişkili hadislerin rivayetleri eğer sağlam görülüyor ise ve aralarında nesih ilişkisi de kurulamıyor ise, bu durumda çelişkili hadislerin Peygamberimizin içtihadına dayandığı ve Peygamberimizin önceki içtihadından vazgeçerek yeni bir içtihat ortaya koyduğu düşünülür. Ayrıca “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” anlamında (farklı lafızlarla ve rivayetlerle hadis külliyatında yer alan) hadisler de bulunmaktadır. (Sahih –i Müslim, 2361-2363 (Fedail, 139-141) ve 6277; Müsned –i Ahmed, 12566, 22599 ve 24964; Sünen –i İbn Mace, 2470-2471 (Rühun, 15); Müsned –i Ebu Yala, 3480 ve 3531; Sünen –i Darekutni, Kaza –üs Salat, 13) Ahkâma ilişkin konularda dahi Peygamberimizin içtihat yaptığı bir konuda değişen ve gelişen zamanın ihtiyaçları gibi bir delile dayanarak vahyin ruhuna uygun farklı içtihat ortaya konabilir. Nitekim tarihte Peygamberimizin vahiy sayılmayan sünneti varken başka içtihat yapılabileceğine ilişkin örnekler bulunmaktadır. Örneğin Hz. Ömer, fethedilen arazilerin savaşçılara özel mülk olarak dağıtılması durumunda sonradan gelen müslümanlara ve zimmilere bir şey kalmayacağı, ayrıca bu arazilerde yaşayanların kıyamete dek müslümanların kölesi (marabası) durumuna düşeceği, ayrıca gelişen ve küreselleşen devletin süreklilik arz eden giderlerinin karşılanması gerektiği gerekçesiyle, halifeliği döneminde yaptığı istişare sonucu Haşr suresinin 6-10 nolu ayetlerine dayanarak, fetihle ele geçen ülkeleri de fey arazisi gibi saymış, yani savaşla ele geçen ülkeleri (savaşçılara dağıtmaksızın) devletin mülkü saymış, ancak bu toprakları haraç ödeme karşılığında eski kullanıcılarına özel mülk olarak bırakmış, gayrimenkul ganimetinin kaldırılması karşılığında da ücretli askerlik uygulaması getirmiştir. (Ebu Yusuf, Kitab –ül Harac)
Kâinat’ın altı günde yaratılması ne demektir?
Kâinat’tan önce Arş'ın altında (yani manyetik alanı içinde) sadece su bulunmakta idi.[1] Konuya ilişkin rivayetlerde suyun da rüzgâr üzerinde (yani manyetik boşlukta) olduğu bildirilir.[2] Yani uzay ve zaman Kâinat öncesi de vardı. Kâinat, imtihan ortamını ortadan kaldırmayacak yani fizik yasaları arkasında yaratılışı kamufle edecek şekilde tedrici yaratılmıştır.[3] Kainat, tohum gibi bir noktada tekil halde iken patlama sonrası geçirdiği tekamül sonucu ortaya çıkmıştır, uzaysal mesafe olarak genişlemesi hala devam etmektedir.[4] Dünyanın ve dünya dışı gök cisimlerinin varlık sahnesine gelişinden önce uzay gaz ve toz bulutu (duman) halinde idi.[5] Dünya dışı gök cisimleri, (dumanın ayrışması ve yoğunlaşmasıyla) iki kozmik süreç geçirmiştir, ayrıca oluşturdukları manyetik birliklerle dünyaya göre yedi kat gök sayılan bir düzen almışlardır.[6] Dünya, Kainat'tan sonra yaratılmıştır. Dünya da, iki kozmik ve yaşanabilir oluncaya dek dört jeolojik süreç geçirmiştir.[7] Dünya merkezli düşünüldüğünde göklerin, yerin ve ikisi arasında (atmosfer alanında) bulunanların yaratılışında (dünya ve dünya dışı cisimler açısından iki kozmik ve dünya açısından dört jeolojik) altı aşama geçmiştir.[8] Cennet, Cehennem ve diğer varlıklar da muhtemelen Kâinat ile birlikte yaratılmışlardır.
Hud suresinin 7. ayetinde Kâinat’ın yaratılışından önce Arş’ın su üzerinde olduğu bildirilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Rabbimiz mahlûkatı yaratmadan önce neredeydi?” sorusuna “Bulutta idi, altında da üstünde de hava (boşluk) var idi (yani hiçbir şey yoktu), sonra Arş’ı su üzerinde yarattı” şeklinde cevap vermiştir. (Sünen –i İbni Mace, 182; Sünen –i Tirmizi 3109, İbni Batta, İbane, 125.) Konuya ilişkin hadis rivayetlerinde geçen “amâü” kelimesi lugatlarda bulut olarak verilmektedir. Arş’ın su üstünde olması demek suyun Arş’ın altında (yani manyetik alanında) olması demektir. Göğün yerin üzerinde olduğu söylendiğinde nasıl göğün yere bitişik olduğu anlaşılmıyor ise burada da Arş’ın su ile bitişik olduğu anlaşılmaz. Şu anda da Arş’a yakın konumlarda denizler (sıvı madde kütleleri) bulunmaktadır. (Sünen –i İbni Mace, 193; Sünen –i Ebu Davud, 4723, Müsned –i Ruyani, 1329;) Önce havanın (boşluğun) sonra Arş’ın sonra suyun yaratıldığını söyleyenler olduğu gibi (havadan sonra) önce suyun sonra Arş’ın yaratıldığını söyleyenler de vardır.
Hud suresinin 7. ayetinde geçen su (sıvı) ile Kâinat’ın yaratılışının ilk evrelerinde yer alan (gaz ve toz aşamasından önceki) plazmanın kastedildiğini söyleyenler de vardır. Zira bu duruma işaret eden rivayetler de vardır.[9] Ancak bu rivayetlerin Tevrat’ın Tekvin bölümün ilk ayetlerinden alındığı yani bu rivayetlerin israiliyat olduğu da söylenmektedir. Fussilet suresinin 11. ayeti duman aşamasının yerin ve göklerin yaratılışından önce olduğunu söylemesine rağmen (ayet ve hadise dayanmayan) Arş’ın altındaki suyun (sıvının) teneffüsle dumana dönüştüğü ve bu dumandan göklerin yaratıldığı ve kalan suyun da (duman olmaksızın direkt) katılaşarak yeri oluşturduğu şeklinde yorumlar vardır.[10] Bu yorumlar (tam uyumlu olmasa da) modern astronomiyi çağrıştırırlar. Zira modern astronomiye göre atomların yaratılış aşamasından sonra atomların birbirine yakın olmasından dolayı evren kısa bir süre sıvı benzeri plazma halini almış, sonra atomların seyrekleşmesiyle evren bir süre gaz ve toz bulutu halini almış, sonra bu gaz kütlesi kütlesel çekimin etkisiyle muhtelif yerlerde birleşerek yıldızları oluşturmuştur. Yaşlı yıldızların (hidrojen atomlarının çekirdeklerini yüksek basınç altında birbirine yapıştırarak) oluşturdukları muhtelif elementler de bu yıldızların patlamasıyla etrafa dağılmış, etrafa dağılan elementlerin muhtelif yerlerde birleşmesiyle gezegenler oluşmuştur. Gezegenleri oluşturmak için birleşen elementler yüksek ısı oluşturduğundan erik haldeki elementlerden ağır olanlar çekirdeğe çökmüş, hafif olan elementler ise dışarıda kalmıştır. Böylece gezegenlerin yüzeyleri silisyum gibi hafif elementlerden yapılı olan ve akışkan (mai) bir madde olan mağma tabakası ile kaplanmıştır. Günümüzde volkanlardan çıkan lavların soğuyarak taşlaşması ve bilahare toprak haline gelerek verimli araziye dönüşmesi gibi, gezegenlerin evveliyatında da yüzeylerini kaplayan mağmanın üstünün katılaşmasıyla gezegenlerin yüzeyleri oluşmuştur. İbni Abbas’dan gelen ve rüzgârla suyun çekilerek (yani soğuk hava teması ile mağmanın katılaşarak) ilk önce Kabe’nin üzerinde olduğu kara parçasının ortaya çıktığını ve yer yüzünün Kabe’nin altından itibaren yayılıp döşendiğini (yani Kabe’nin altından itibaren yeryüzünün katılaştığını) belirten rivayetler de modern jeolojiyi çağrıştırmaktadır.[11]
Hadis külliyatında yer alan kozmik tariflerde uzay boşluğu “hava” olarak ve manyetik uzay “rüzgar” olarak nitelenmiştir. Bir rivayette Cennet’in de rahmet rüzgarlarına asılı olduğu, bir askıya tutunmadığı ve bir dayanağa dayanmadığı belirtilmiştir. (Kitab –ül Azame, 573) Bu rivayette Cennet’in boşlukta Arş’ın manyetik alanına asılı olduğu anlatılmak istenmiştir.
[1] Kuran, 11/7.
[2] Müstedrek, 3293, 3306; el- Emsâ ves- Sıfât, 802; İbni Ebi Asım, Kitab –üs Sünne, 584.
[3] Kuran, 41/11.
[4] Kuran, 21/30, 51/47.
[5] Kuran, 41/11.
[6] Kuran, 41/12.
[7] Kuran, 41/9-10.
[8] Kuran, 7/54, 10/3, 11/7, 25/59, 32/4, 49/9-12, 50/38, 57/4.
[9] Örneğin Müstedrek, 3840; Musannef –i İbni Ebi Şeybe, 35894.
[10] Er- Reddü Ale –l Cehmiyye, 45; İbni Huzeyme, Et- Tevhid, c.2 s.886
[11] Müstedrek, 3889.
Gökcisimleriyle birlikte dünyanın da duman aşamasından sonra ortaya çıktığını zaten belirtmiş olan Fussilet suresinin 11. ayetinin başında bulunan "sonra" edatı, öncesindeki ayetlere göre göklerin zamansal olarak dünyadan sonra yaratıldığını ifade etmez, şiirimsi uslüple dünya merkezli muhataplar için anlatımı ve konuyu yerelden genele sıralamayı ifade eder. Bakara, 2/29; Araf, 7/54; Yunus, 10/3 vs ayetler de böyledir.
Modern öncesi astronomiye göre (zemin olmadan tavan olmaz mantığından hareketle) önce yerin ve sonra göklerin yaratılmış olması mantıklıdır. Modern astronomiye göre ise önce evrenin ve sonra dünyanın yaratılmış olması mantıklıdır. Bakara suresinin 29. ayetinde yerin yaratılışından sonra göğün yedi kat olarak düzenlendiği belirtilmiş iken Naziat suresinin 27-30 nolu ayetlerinde göğün düzenlenmesinden sonra yerin döşendiği belirtilmiştir. Çelişkili gibi görünen bu ayetlerin izahını isteyen birine İbni Abbas (r.a.), önce yerin kütle olarak yaratıldığı ve sonra göklerin yaratıldığı ve sonra (göklerin yaratılışından sonra) yerin döşendiği şeklinde cevap vermiştir. (Mucem –ül Kebir, 10594) Ancak İbni abbas’ın verdiği bu cevap, yerin ve içindekilerinin tamamının yaratılışından sonra göğün yedi kat olarak düzenlendiğini bildiren Bakara suresinin 29. ayetiyle ve göğün tamamen düzenlenmesinden sonra yerin döşendiğini bildiren Naziat suresinin 27-30 nolu ayetleriyle çelişmektedir. Naziat suresinin 27-33 nolu ayetlerinde göklerin yaratılışının ve düzenlenmesinin daha şiddetli (daha zor) olduğu belirtildikten sonra konu sırası olarak dünyanın yaratılışına değinilmiştir. Naziat suresinin 30. ayetinde bulunan “bundan sonra” ifadesi, Kalem suresinin 13. ayetinde bulunan “bundan sonra” ifadesi gibi, zamansal sonralığı ifade etmez, anlatımı ve konuyu sıralamayı ifade eder. Aynı şekilde yerdekilerin tümü yaratıldıktan sonra göğün yedi gök olarak düzenlendiğini belirten Bakara suresinin 29. ayetinde bulunan “sonra” edatı da, Fussilet suresinin 11. ayetinin başında bulunan “sonra” edatı gibi, göklerin zamansal olarak dünyadan sonra yaratıldığını ifade etmez, dünya merkezli muhataplar için anlatımı ve konuyu yerelden genele sıralamayı ifade eder. Naziat suresinin 30. ayeti ile Bakara suresinin 29. ayetinde zamansal olarak yerin göklerden önce veya sonra yaratıldığına ilişkin bir anlam bulunmamaktadır.
Kuran’da müteaddit olarak yer alan “Gökler ve yer” ifadesi, dünyanın Kainat’ın bir üyesi olduğunu belirtmektedir. Göklerin ve yerin bitişik iken ayrıldığını bildiren Enbiya suresinin 30. ayeti ile göklerin ve yerin varlık sahnesine gelişinden önce evrenin duman halinde olduğunu bildiren Fussilet suresinin 11. ayeti de, yer ve göklerin yaratılış, işlev ve fizik yasaları açısından aynı cins varlıklar olduğunu belirtmektedir. Kâinat’ın bir üyesi olan ve Kâinat’ın yaratılış kurallarına tabi olan dünyanın Kâinat’tan (göklerden) önce yaratılmış olması düşünülemez. Dünyanın Kâinattan önce yaratıldığı iddiası, Enbiya suresinin 30. ayeti ile Fussilet suresinin 11. ayetine aykırılık teşkil eder. Dünyanın üyesi olduğu Kâinat ile birlikte veya daha sonra yaratılmış olması gerekir. Kuran’da göklerin ve yerin aynı anda yaratıldığını veya yerin göklerden sonra yaratıldığını açıkça belirten bir ayet yoktur. Fussilet suresinin 11. ayeti, dünyanın dünya dışı gök cisimleriyle birlikte aynı anda ortaya çıktığını değil, gök cisimlerinin ortaya çıkmasından önce evrenin duman (gaz ve toz bulutu) halinde olduğunu belirtir. Kâinat’ın bir bütün olarak yaratılış aşamalarını belirten bu ayette dünyanın diğer gök cisimlerinden önce veya sonra ortaya çıktığına ilişkin bir ifade yoktur. Bazı ilk dönem müfessirler, Bakara suresinin 29. ayetinde yer alan “sonra” edatının “ve” manasında olduğu yorumunu yaparak göklerle yerin birlikte yaratıldığını söylemişlerdir. (Örneğin Mücahit ve Süddi) Yerin göklerden sonra yaratıldığını söyleyenler de olmuştur. (Örneğin Katade) İbni Abbas’tan gelen bir rivayette yerin önce yaratıldığı belirtilmiş iken (Müstedrek, 3683; el-Azame, 4. cilt 1364. sayfa) yine ondan gelen başka bir rivayette önce göklerin yaratıldığı belirtilmiştir. (el-Azame, 4. cilt 1361. sayfa, İbni Mende, Tevhid, 58) Kanmızca Fussilet suresinin 10. ayetinde göklerin yerden önce yaratıldığına dair bir delalet bulunmaktadır. Bu ayette dağların oluşumu, bereketin (yeşilliğin) kılınması ve isteyenler için eşit rızıkların takdiri için dört (jeolojik) günün geçtiği bildirilmiştir. Yeryüzünde hayatın, yeşilliklerin, ormanların ve rızıkların oluşması için göğe, Güneş’e, gece ve gündüze ihtiyaç olduğundan bu ayet göklerin yerden önce yaratıldığına delildir.
Arş’tan sonra ilk yaratılan varlık Kalem –i Ala’dır. (Müsned –i Bezzar, 2687; Müsned –i Tayalisi, 578) Kıyamete dek olmuş olacak tüm olayların üzerine yazıldığı Levh –i Mahfuz da (Kalem –i Ala’dan sonra) Kâinat’tan önce yaratılmıştır. (Sahih –i Buhari, Sahih –i Müslim, 2653)
İmtihan evreni (Kâinat)
Bir noktada bitişik ve tekil halde iken Kuran’ın “Fetk” kozmologların "Bing Bang" adını verdiği büyük patlama sonrası ortaya çıkan,[1] önceleri gaz ve toz bulutu halinde iken şu an yıldızların ve gezegenlerin oluşturduğu galaksilerden ve galaksilerin oluşturduğu üst kümelerden ibaret olan[2] ve genişlemesi hala devam eden[3] Kâinat, zeki varlıkların Yüce Allah (c.c.)’a kullukta imtihan edilmeleri için yaratılmıştır.[4]
Peygamberimizi (s.a.v.) tanrılaştırma eğilimi taşıyan bazı mezhep ve tarikatların etkisiyle kimileri dünya dışı yaşamı muhal görebilir, ancak bu anlayış İslam'a aykırıdır. Zira imtihan, kıyamet ve hesap süreciyle ilgili Kuran'da yer alan anlatımlara bakıldığında hem dünyanın ve hem dünya dışı yerlerin birlikte ele alındığı görülür. Dünyalılara gönderildiği için Kuran'ın hitabı dünya merkezlidir, ancak Kuran kozmik üslup de içerir. Kuran’a göre göklerde de (yani dünya dışı yerlerde de) Yüce Allah (c.c.)’a kulluk konusunda imtihan halinde olan akıllı canlılar yaşamaktadır.[5] Örneğin Talak suresinin 12. ayeti evrenin her yerine dağılmış dünya dışı yerlerin var olduğunu, Naziat suresinin 27-29 nolu ayetleri dünya dışı evrende de (yıldız sistemlerinde) gece ve gündüzün yaşandığını ve Rad suresinin 15. ayeti dünya dışı yerlerde de (yıldız sistemlerinde) gölgesi olan (karbon temelli) akıllı canlıların yaşadığını açıkça belirtmektedir. Göklerde başka halkların yaşadığı ve hatta onlara da peygamberler aracılığıyla emirlerin gönderildiği hadis rivayetlerinde de geçmektedir.[6] Kuran, bilimsel gelişme gösterecek[7], sıklıkla dünya dışına gidip gelecek[8], uzayda güç sahibi olacak[9], uzayda bir manyetik tabakadan diğer manyetik tabakaya seyahat edecek[10] ve dünya dışı yerlerden rızık (mal) getirecek[11] gelecek nesillere de kozmik üslupla hitap etmektedir. Kıyametin kopmasına ilişkin ayetlerdeki anlatımlar da kozmiktir.[12] Kuran’a göre kıyamet koptuğunda dünyadakiler ile birlikte göktekiler de ölecektir.[13] Kıyamet koptuğunda göktekilerin de öleceği hadis rivayetlerinde de geçmektedir.[14] Dirilme, haşir ve hesap ile ilgili ayetlerdeki anlatımlar da kozmiktir. Kuran’a göre ahirette dünyadakiler ile birlikte göktekiler de dirileceklerdir ve onlar da hesap için toplanacaklardır.[15]
[1] Kuran, 21/30.
[2] Kuran, 41/11-12.
[3] Kuran, 51/47.
[4] Kuran, 11/7, 18/7, 38/27, 45/22, 53/31, 67/2.
[5] Kuran, 6/3, 10/66, 13/15, 16/49, 21/19, 22/18, 24/41, 30/18 ve 26, 42/29, 43/84, 55/29, 58/7, 65/12.
[6] Örneğin Sünen –i Tirmizi, 1398, 2240, 2685; Sünen –i İbni Mace, 4079-4080; Müsned –i Ahmed, 21653; Ebu Şeyh Isfehani, el- Azame, 551; Müsned –i İbni Rahuye, 10; İbni Malik, ez- Zühd ver- Rakaik, 318. Ayrıca bkz. Hakim, Müstedrek, 3822-3823; Beyhaki, el- Esmâ ves- Sıfât, 831-832; Tefsir –i Taberi ve Tefsir –i İbni Kesir, 65. Sure 12. Ayet tefsiri
[7] Kuran, 27/93, 41/53.
[8] Kuran, 57/4.
[9] Kuran, 29/22.
[10] Kuran, 84/19.
[11] Kuran, 34/24, 51/22.
[12] Kuran, 7/187, 16/77.
[13] Kuran, 39/68.
[14] Örneğin Hâkim, Müstedrek, 8519 ve 8772; Taberani, Mucem –ül Kebir, 9761; Nuaym bin Hammad, el- Fiten, 1825.
[15] Kuran, 14/48, 19/93-95, 27/65 ve 87, 39/68, 42/29.