
Forumdaki son iletiler
Son 15 cevap
Son 10 konu
[box type= align="alignleft" class="" width=""]
İyi bir B-Y forumu yazarı nasıl olunur:
- Öncelikle açacağınız konuya ne çok uzun ne de çok kısa ve konuyu çok iyi açıklayan bir başlık atmalısınız. Başlığı okuyan konuyu anlamalı. Daha sonra mesajınızı uzun olarak, ayrıntılandırarak yazmalısınız. Mesajı ayrıntılandırmaktan kaçınmayın, ne dediğimi herkes anladı diye düşünmeyin. Çünkü yazar öyle sansa bile, okuyucu çoğu zaman kısa yazılardan ne denmek istendiğini anlayamıyor.
- Konu açarken konu başlığını çok kısa veya uzun girmemelisiniz ve konuyla alakalı bir başlık olmalı. "Yardım edin", "Bir sorum var" gibi konunun içeriğini anlatmayan başlıklar olmamalı. Veya soruyu uzunca başlık kısmına yazmamalısınız. Başlık atarken kendinizin bu konuyu Google'da nasıl aratacaksanız o şekilde bir başlık atmanız uygun olur. Örneğin karışmayan denizleri Google'da aratan kişi "Birbirine karışmayan denizler" olarak aratır.
- Ayrıca telefondan yazsanız dahi noktalama işaretlerini kullanarak yazın ki yazdıklarınız anlaşılır ve kaliteli olsun ve cevap gecikmesin.
- Her konuyu ilgili forumda açınız. Örneğin dini soru soracaksanız "Bir sohbet aç" forumunda açmayınız.
- Her konu için ayrı konu başlığı açalım. Bir konu başlığı altında daldan dala konmayalım. Bir konuyu tartışırken aklımıza yeni bir konu gelirse, yeni bir konu olarak açalım.
- Kanunlara aykırı olarak yapılan yorumları haber vermek için yorumun altındaki rapor butonuna tıklayınız. Detaylar Kullanım koşullarında.
Üye olamıyorum: Üyelik adınızı İngilizce karakterlerle ve boşluk olmadan oluşturunuz. Sonra e-posta adresine gelen doğrulama linkini tıklayınız. E-posta gelmediyse spam veya gereksiz kutusuna bakınız.
[/box]
İddia : İslam iman etmeyen kişilerin öldürülmesini emrediyor. Bu fikrimizi az sonra vereceğim ayetler ile destekliyoruz.
Tevbe 5. “Haram aylar çıkınca müşrikleri Nerede bulursanız öldürün, yakalayın, kuşatın, hapsedin onları, gelip geçecekleri bütün yolları tutun. Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar ve zekat verirlerse bırakın onları, şüphe yok ki Allah suçları örter, rahimdir.”
Bakara 191. “Onları Nerede yakalarsanız öldürün.”
Cevap: İlk başta bu ayetlerin öncesine ve sonrasına bakalım.
Tevbe 4-6. “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Allah haksızlıktan sakınanları sever. Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yargılayıcıidır, bağışlayıcıdır. Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu uygulama, onların bilmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.”
Bakara 190-194. “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez. Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir! Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat son verirlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur. Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır.”
Tevbe 4 bile İslam’ın savaş dini olmadığını gösteriyor Müslümanların müşriklerle yapmış olduğu anlaşma tek taraflı olarak müşrikler tarafından bozulmuştur ardından müşrikler bozgunculuk yapmaya kan akıtmaya başlarlar. Bunun üzerine Müslümanlar barışçıl bir politika yürütmek isterler ve savaşa karşı oldukları için müşriklere 4 aylık bir ültimatom verirler. Ama 4 ay hâlâ bu bozgunculuk devam etmektedir ve bunun üzerine Allah'tan şöyle bir ayet iner; "Sizde savaşın verilen müddet doldu onları görünce öldürün, yakalayın hapsedin tevbe ederlerse onları salın."
Çoğu Müfessir Tevbe 5’in tüm barış ayetlerini nesh ettiğini iddia ediyorlar. Bu yüzden bu ayetin adını “seyf ayeti” yani “kılıç ayet” koymuşlardır. Bu çok büyük bir iddiadır. Barış ayetlerini nesh etmek ile bitmiyor bu, tüm Kur’an’ı nesh ediyor, hatta tüm evren boşa yaratılmış oluyor çünkü evren’in yaratılış amacı insanların delil görmesidir, zorlarsak bunun hiçbir anlamı kalmıyor. Kur’an’daki bilimsel mucizlerin veya sayısız delilin anlamı kalıyor mu ? Adam zaten ya inanacak ya öldürülecek, bu nasıl olsun ? Kur’an defalarca aklımızı kullanmayı emrediyor, aklımızı Allah’ı bulmak için kullanırız, dinde zorlama olsa akıl çöpe gidiyor.
Burada ister istemez akla şöyle bir soru gelmektedir: “Allah daha sonra tek bir ayetle hükmünü kaldıracağı Kuran’ın çoğunluğunu neden indirdi? Bu kelamın israfı sayılmaz mı?” Herhalde bu duruma “kıraatiyle sevap kazanmak” diye bir gerekçe gösterilemez. Çünkü hükmü kaldırılmayacak ayetlerin indirilmesiyle de aynı maksat gerçekleşecektir.
“Burada unutulmaması gereken bir husus yaşadığımız dünyanın bir imtihan dünyası oluşudur. İmtihan hür ortamda yapılır. İnsan, karar alırken de uygularken de hür olmalıdır. Zira bir insan kendine zorla yaptırılan şeylerden sorumlu tutulamaz.” [Alıdulaziz Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, s. 43.]
"De ki: “Allah her şeyin Rabbi iken O'ndan başka bir rab mi arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasmzn yükünü taşımaz". [En'am 164; İsra 15; Fatır 18; Zümer 17; Necm 38-39.] inanmak istemeyenleri ve bile bile inkarlarında ısrar edenleri cezalandırmak bize düşmez. Bu nedenle "Onları daldıkları sapıklıkta bırak" mealindeki ayetleri de mensuh saymak [En'am 91, 112, 137; Hicr 3; Meryem 39; Müminun 54; Zuhruf 83; Tur 45; Meariç 42.] kabul edilir bir görüş değildir.
Yunus 99. “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?”
Bu ayet hidayetin Allah’tan olduğunu söylüyor, bir kişiyi zorlamak hiçbir şeye yaramaz ki. Ayette buna işaret ediyor. Zaten ayeti bağlamında okuduğumuzda bile kimlerle savaşma izni olduğunu görüyoruz.
"Maide son nazil olan suredir. O bakımdan o surede helâl bulduğunuz şeyi helâl diye kabul ediniz, haram bulduğunuzu da haram biliniz." [Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/347.]
Maide suresine bakalım o zaman. Maide 2. “Ey iman edenler! Allah’ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, rablerinin büyük lutuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm’a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Harâm’a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir.”
Bu ayette “Beytülharâm’a yönelmiş kimseler” müşriklerdir. Ayet öldürmeyi emretmeyip, onlara saygısızlık etmemeyi emrediyor, aşırıya gitmemeyi emrediyor.
Maide 8. “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Maide 13. “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.”
Bu ayetler adaleti sağlmayı emredip, bir kişi “hainlik” yapsa bile affetmeyi emrediyor. Maide suresi zaten Ehli Kitab’a sesleniyor, eğer Tevbe 5 ayetleri nesh etse nasıl bir “konuşma, tartışma” olabilir bu surede ?
Maide 32. “İşte bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazmıştık: "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.”
Burada Allah insan öldürmenin kötülüğünü söylüyor.
Maide 33. “Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.”
Yine bu ayet kimle savaş açmanın helal olduğunu zikrediyor, bunlarda “Allah'a ve Resûlüne savaş açanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanlar”dır. İfade edilen suç, terör, yol kesme, kan dökme, eşkıyalık, yağmalama, masum insanları öldürme gibi toplumun huzur ve sükununu bozmaya yönelik eylemlerdir.
Surenin tamamı Peyamberin Hristiyan ve Yahudiler ile tartışmasıdır.
Maide 42. “Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever.”
Ehl-i Kitabın davalarına bakmayla ilgili ayet : Bu konudaki tek örnek olan Maide 42. ayet kitap ehlinden olanların muhakeme için kendisine başvurdukları takdirde davaya bakıp bakmama konusunda Hz. Peygamber’in (s.a.s) muhayyer olduğunu belirtmektedir. İslam ülkelerinde yaşayan kitap ehli kendi davalarına kendi mahkemelerinde bakma serbestîsine sahip olmakla beraber ayet muhakeme için böyle bir talepleri olduğunda onun değerlendirilebileceğini bildirmektedir. Söz konusu uygulamanın Hz. Peygamber’den (s.a.s) sonra da devam etmiş olması, Seyf ayetiyle doğrudan ilgisi olmayan bu ayetin mensuh olmadığını göstermektedir.
Maide 99. “Rasûle düşen sadece tebliğ etmektir! Allâh, açığa vurduklarınızı da içinizde gizlediklerinizi de bilir.”
Yine bu ayette Peygamberin vazifesi söyleniliyor, başta dediğim gibi bu ayet nesh olunamaz çünkü en son inen ayetleri barındırıyor bu sure, hemde burada Allah bir vazife bildiriyor, haber ise nesh edilemez.
"İllellezine ahettüm minelmüşrikin” birinci müşrikinden istisna-i muttasıldır, ya da rnunkatıdır. Sanki Müslümanlara ahitlerini bozanlara ahitlerini atma ile emredildikten sonra: Ancak, ahitleştiğiniz "sonra da size karşı hiçbir şeyi eksik bırakmayanlar müstesna” denilmiş gibidir. Andlaşma şartlarından hiçbirini eksik bırakmayıp bozamayan yahut adamlarınızı öldürmeyen ve size asla zarar vermeyenler demektir … "Müşrikleri öldürün” ahitlerini bozanları "bulduğunuz yerde” helâl ve haram bölgede. (Onları yakalayın) esir alın, ahîz esir demektir.” [Beydavi Tefsiri, Tevbe suresi, 5. ayet Tefsiri.]
El-Ezher'in merhum Büyük İmamı Şeyh Mahmud Şaltut, kılıç ayetlerine karşı barışçıl ayetlerin genel anlayışını kısaca şöyle açıklar: “Bağışlama ve Af Ayetlerine gelince, ahlakı şekillendirmeyi ve gurur ve haysiyeti ihlal etmeyen bir bağlamda takip edilmeyi amaçlamaktadırlar. Her durumun kendi mevzuatı vardır ve bu ayetler de sabit ve tartışılmazdır. Farklı durumlar ve bireylerin ve grupların farklı koşulları dikkate alınarak oluşturulan yasalar, çelişkili bir yasa olmakla veya bazı kısımlarının diğerlerini yürürlükten kaldırmasıyla suçlanamaz. Nitekim aklı başında insanlar için, onun yetkisine girenlerin çıkarlarını destekleyen, bireye ve topluma mutluluk getiren akıllıca ve son derece kesin bir yasadır.” [Ghazi bin Muhammad, Ibrahim Kalin, and Mohammad Hashim Kamali (eds.), War and Peace in Islam: The Uses and Abuses in Jihad (Cambridge: Islamic Texts Society, 2013), 17-18.]
İbn Cevzi, İmam Süyûtî, Nehhas gibi alimler Kur’an’da nesh olduğunu söylemiştir fakat hiçbir şekilde “kılıç ayetlerinin” başka ayetleri nesh ettiğini söylememişlerdir, karşı çıkmışlardır bu düşünceye karşı. [Khalid Yahya Blankinship, "Sword Verses," in The Oxford Encyclopedia of the Islamic World. Oxford Islamic Studies Online. http://www.oxfordislamicstudies.com/article/opr/t236/e0979 (accessed 29 Aug 2018).]
Tevbe 13. “Yeminlerini bozan, Peygamberi sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.”
“Çünkü savaşı ilk başlatanlar elbette daha zalimdirler. O hâlde durum bu iken sizin onlarla savaşmanıza mani hâl nedir? Yüce Allah, savaşı terketmeleri ya da yavaştan almaları sebebiyle mü’minleri kınamakta ve kendilerini savaşmaya teşvik etmektedir. Daha sonra da niçin savaşmaları gerektiği konusundaki gerekçeleri Müslümanlara saymaktadır. Bunları da şöylece açıklıyor: a - Bu müşrikler antlaşma, ve yeminlerini bozmuşlardır, b - Resûlüllahnü Mekke'den çıkarmaya karar vermiş ye bunu için girişimlerde bulunmuşlardır. c - Ortada savaşmayı gerektiren herhangi bir durum yok iken bu savaşı ilk başlatan taraf olmuşlardır.” [Nesefi Tefsiri, Tevbe suresi, 13. ayet Tefsiri.]
Tevbe 128-129. “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. Buna rağmen yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O’ndan başka tanrı yoktur, ben yalnız O’na güvenip dayanırım; O, büyük arşın sahibidir.”
Tevbe suresinin son ayeti ve en son inen ayetlerden biridir, eğer Tevbe 5 bir şeyi nesh etmiş olsa bu ayeti nasıl açıklyacağız ? Yüz çevirenleri öldür bile demiyor. “Allah bana yeter, O’ndan başka tanrı yoktur, ben yalnız O’na güvenip dayanırım; O, büyük arşın sahibidir.” de diyor ayet.
Bakara 106. "Biz bir âyetten neyi nesh edersek (hükmünü kaldırırsak, ister lâfzıyla olsun, ister olmasın) veya (hükmünü) tehir edersek, ondan daha hayırlısını (sevabının çokluğu ve kolaylık hususunda kullara en yararlı olanını) veya onun (teklif ve sevap hususunda) mislini getiririz.” [Celaleyn meali]
Bakın ayet nesihten bahsederken “daha hayırlısı” diyor, peki savaşmak daha mı hayırlı ? Daha çok insan ölüyor, yine kolaylıktan bahsediliyor. Savaşmak kolay mı ? Değil tabi, bu yüzden Tevbe 5’in nesh etmesi Kur’an’a uygun değildir.
Bu ayetlerde kafirlerin Müslüman oluncaya kadar savaş demiyor, öldürülmeyenleri esir alın diyor ve Müslüman olurlarsa serbest bırakın diyor, mesela bügünden örnek vereceksem bir teröristin askerlerimize saldırdığını düşünelim, bu kişi teslim olursa askerlerimiz gidip onu alır ve hapise atar veya her neyse, bu ayette aynı şeyi söylemekte yani onların esir alınması emrediliyor ve Müslüman olurlarsa serbest bırakılmalarını, yani bugünü düşünsek bir kafir gelip saldırsa sonra tevbe ederse onu hapisten çıkartmalıyız çünkü onun düşmanlığı bizle kesiliyor.
Bakara suresindeki ayetlere geçeceksek, tamamen bir cımbızlama vardır, farklı ayetlere bile bakmaya gerek yok, inkarcılar ayetin içinden cımbızlıyor resmen. Allah fitne çıkartanlara karşı savaşın diyor, sizi vatanınızdan kovdukları için sizde kovun diyor, sizlerle savaşanlara karşı savaşın diyor, din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar savaşın diyor.
Bazı inkarcılar dinin tümü Allah'ın oluncaya kadar denmesinden kafirlerin zorla Müslüman edilmesi söyleniyor sanıyorlar fakat durum öyle değil, Kuran din özgürlüğüne çok önem vermekte, müşrikler Müslümanların inançlarından dolayı onlara baskı yapmaktaydı bu ayetin amacıda herkesin dini inancını özgürce yaşayabileceği bir ortam kurmaktır. 193. ayetin hemen sonrasında Allah şöyle diyor : “Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın.” Yani bu ayetin başka ayetleri nesh etmesi mümkün değil, 193. ayet hem 190-192’yi nesh edip, 194’ü nesh edemez. Kafirler genelde bu ayetin yarısını verirler, yani “artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur” kısmını almazlar. Ayet açıkça düşmanlık yapan kişilerden bahsediyor.
İbn Teymiyye bu konuda şunları söyler : “Zira savaşmanın amacı, Allah'ın kelimesinin en yükseğe çıkarılması, din tamamen Allah'a mahsustur ve zulüm kalmaması, yani Allah'ın dinini terk etmek için kimseye zulmedilmemesidir. Nitekim, sadece bu (hedefi) engelleyenler, savaşanlar için savaşılır. Bunun için savaşmayanlara gelince, kadınlar, yaşlılar, keşişler gibi onları öldürmenin hiçbir gerekçesi yoktur.” [İbn Teymiyye, Şarimü’-meslul, 1:282.]
“Fitne” kelimesi “müminin tehvid inancından vazgeçirme eylemi” olarak tefsir edilmiştir. [İbn Hişâm, I, 468; Taberî, II, 112-113.]
“Urve b. Zübeyr şöyle der: "Mü'minler, İslam davetinin başlangıcında, Allah'ın dininden vazgeçirilmeye çalışılıyorlardı. Bundan dolayı bazı müslümanlar, dinden vazgeçmişlerdi. Bu sebeble Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara, Habeşistan'a hicret etmelerini emretmişti.”
“Uluslararası alanda savaşı temel ilişki biçimi olarak gören bu grubun delilleri hem tarihî bakımdan hem metodolojik açıdan eleştirilebilir niteliktedir. Sırasıyla değerlendirilecek olursa birinci delil Kur’an dilinde fitne kelimesinin “şiddet, zorlama, azap, işkence ve imtihan” mânalarında kullanılması karşısında [Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ftn” md.] zayıflamaktadır. Kılıç âyeti ise zaman ve metin bağlamı açısından antlaşmayı bozan müşriklerle ilgili olarak inmiştir; söz konusu hükmü bütün gayri müslimlere şâmil kılmak bağlam yönünden mümkün değildir.
Savaş emri içeren bu ve benzeri âyetler haklı gerekçelere bağlı biçimde fiilen yapılmakta olan savaşlardaki stratejiyi belirlemektedir. Diğer taraftan savaş âyetlerinin barışı öne alan ya da ona çağrıda bulunan âyetleri yürürlükten kaldırdığı iddiası fıkıh usulünde benimsenen nesih teorisiyle çelişmektedir. Çünkü bir nesih durumundan söz edebilmek için metinler arasında çatışma olması ve bunları uzlaştırma imkânının bulunmaması şartları aranır. Halbuki burada söz konusu olan âyetler farklı durum ve şartlarla ilgili olmaları dolayısıyla telif edilebilir. Son delile gelince çoğunluğun kanaatine göre bu hadisteki [“İnsanlarla onlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” [Buhârî, “Îmân”, 18; Müslim, “Îmân”, 32; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 95; Tirmizî, “Îmân”, 201]] insanlardan maksat, Hz. Peygamber’in muhatabı olup baştan beri İslâm’a düşmanlıktan ve müslümanlara tecavüzden geri durmayan, yapılan antlaşmaları sürekli bozan Arap müşrikleridir. [Yahyâ b. Âdem, s. 28-29; Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 34 vd.; Taberî, s. 200.]” [DİA, Savaş md.]
Bu hadisin herkesten değil sadece Mekke için geçerli olduğunu Vehbe Zuhayli’de Bakara 190. ayetin tefsirinde söylemiştir.
İsra 33. “Haklı bir neden olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir;” o da öldürmede ölçüyü taşırmasın. Çünkü, o gerçekten yardım görmüştür.”
“İslâm devleti kurulduğunda "haklı olarak öldürme" sadece beş durum ile sınırlandırılmıştı. [1] Kasten adam öldüren, [2] Savaş sırasında hak dine karşı gelenler, [3] İslâm devletini ortadan kaldırmaya çalışanlar, [4] Zina yapan evli kadın veya erkek, [5] Mürted.” [Mevdudi Tefsiri, İsra suresi, 88. ayet Tefsiri; Mevdudi aynı şeyleri Enam 151. ayetin tefsirinde söylemiştir; Tefsirü’l-Münir, cilt 4, s. 402; Şifa Tefsiri, Enam suresi, 151. ayet Tefsiri; Fizila’il Kuran, Enam suresi, 151. ayet Tefsiri.]
“Haklı öldürmeyi, Allah’ın izin verdiği öldürmeyi de şöyle kısaca özetleyeyim inşallah: 1] Müslümanları ve dolayısıyla onların şahsında İslâm’ı yok etmek isteyen, İslâm’ın ve müslümanların varlığını kabul etmeyen kâfir öldürülecektir. Yâni savaş halinde olan kâfirler öldürülecek. Değilse durup dururken bir kâfiri öldürmeye hakkımız yoktur. Kâfirin varlığına her ne kadar rızası yoksa da yeryüzünde onun varlığını kabul etmiştir Rabbimiz. Her kâfir değil, yeryüzünde Allah’ın otoritesini reddeden, müslümanların varlığını kabul etmeyen, Allah kullarının özgürce imanlarını yaşamalarına ve dinin tebliğine engel olmaya çalışıp, Allah’a, dinine ve müslümanlara karşı savaş açan kâfirler öldürüleceklerdir. Bunlar ölümü hak etmiş kimselerdir.
2] Bir adam önceden ben müslümanım dediği halde sonradan bu dinden çıkar, irtidat eder ve arkasından; ben bu dini beğenmedim, olmaz olsun böyle bir müslümanlık derse bu kişi de öldürülür. Ben bu dini sevmedim, yaşanacak bir şey değilmiş diyenler öldürülür. Çünkü ben müslümanım, Müslümanlığımdan şeref duyuyorum, ben mutluluğu, ben huzur ve saadeti bu dinde buldum diyen bir kişiyle bunun aksini söyleyerek insanlara karşı kötü örnek olan, bu dine yeni girecekleri baştan kötü şartlandırma çabası içine giren bir tutulmamalıdır. Hiçbir sistem böyle yaparak kendi varlığına karşı tehdit oluşturan birinin varlığını onaylamaz. İslâm da böyle müslüman iken irtidat eden, sonra da bu dinin aleyhinde olan kişiye hayat hakkı tanımaz.
3] Şartları gerçekleştikten sonra evli olduğu halde zina eden kişi öldürülür. Yâni şahitleri var ve şartları gerçekleşmişse o da öldürülür.
4] Kasten bir müslümanı öldürmüş kişi de öldürülür. Bir müslümanı kasten öldüren kişi ona mukabil kısasen öldürülür.
5] İslâm’ın siyasal yapılanmasını tehdit edecek, müslümanların dirliğini bozacak davranışlarda bulunan bâğî ve tâğî kimseler de öldürülecektir. Müslümanların sosyal düzenlerini bozan, müslümanların din, can, mal, namus düzenlerini tehdit eden kimselerin öldürülmelerine izin verir Rabbimiz. Hattâ meselâ müslümanların meşru bir biçimde oluşturdukları halifeleri varken ona isyan ederek kendinin de halife olduğunu iddia eden kimse de öldürülür.” [Besairul Kuran, Enam suresi, 151. ayet Tefsiri.]
Ebû Dâvûd ve Nesâî de Ebû Bekre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: “Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim ahidli bir kimseyi hakka uygun olmayan bir sebeple öldürecek olursa, Allah ona cennete girmeyi haram eder." [Ebû Dâvûd, Cihad 153; Nesâî, Kasame 14; Dârimî, Siyer 61; Müsned, V, 36, 38.]
Ebû Dâvûd'un kaydettiği bir başka rivâyette de şöyle demektedir: "Kim zimmet ehlinden birisini öldürecek olursa, cennet kokusunu almayacaktır. Şüphesiz cennetin kokusu yetmiş yıllık bir mesafeden alınır." [Nesâî, Kasame 14; İbn Mâce, Diyat 32.]
“Buhârî'de hadisin ifadesi şöyledir: "...şüphesiz cennetin kokusu kırk yıllık bir mesafeden alınır." Buhârî ise bu hadisi Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan diye rivâyet etmektedir.” [Buhârî, Diyat 30, Cizye 5; Nesâî, Kasame 14; İbn Mâce, Diyât 32.]
Burada ahidli ve zimmet ehli kişiler, kafirlerdir.
Şimdi savaş nedenleri ile alakalı ayetlere bakalım : Mümtehine 7-9. “Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında (karşılıklı) bir dostluk meydana getirecektir. Allah kādirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever. Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir.”
“Abdullah b. Zübeyr'den nakledilen bir görüşe göre ise bunlar, Mekke müşrikleri haricindeki insanlardır. Bu hususta Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Ebubekir'in kızı Esma'nın annesi olan Abdüluzza'nın kızı Katile (veya Kabile) isimli kadın henüz müşrik iken kızı Esma'ya, keler, çökelek ve yağ getirmişti. Esma, annesinin hediyelerini kabul etmemiş ve evine girmesini istememiştir, Âişe (radıyallahü anhâ) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)e bu hususu sormuş ve bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirmiştir. Âyet inince Resûlüllah Esma'ya, hediyeleri kabul etmesini ve annesinin, evine girmesine müsaade etmesini emretmiştir.” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, S.4]
Taberi, burada zikredilen insanlardan maksadın herhangi bir dinden olan insanlar olabileceğini söylemiş, âyet-i kerime’nin, herhangi bir insanı özellikle kasdetmediğini beyan etmiştir. Taberi'ye göre bu âyetin neshedildiğini söylemenin de bir manası yoktur. Zira mü’min bir insanın, kendisine karşı savaşmayan ve kendisine karşı savaşanlara da yardım etmeyen bir kafire, ister akrabası olsun ister yabancı olsun, iyilikte bulunması ne haramdır ne de yasaklanmıştır. Nitekim, Abdullah b. Zübeyr'in rivâyet ettiği hadis de bu görüşü desteklemektedir.” [Taberi Tefsiri, Mümtehine suresi 9. ayet Tefsiri.]
Hadiste “anneni öldür” denilmiyor görüldüğü gibi, bu da İslam’ın savaş dini olmadığını gösterir.
Hac 39-41. “Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kādirdir. Onlar sırf "Rabbimiz Allah'tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescid (lerki oralarda Allah'ın adı çokça anılır) yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir. Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar İşlerin sonu Allah'a varır.”
Bu ayet “Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi” diyor, yani sadece bu durumda savaş izni olduğunu görüyoruz.
Şura 40-44. “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz. Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır. Ama kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir.”
Allah bu ayette çok güzel şekilde kime savaş açılabileceğini anlatıyor, bunlarda zulmeden, haksız yere saldırıda bulunanlardır. Allah haksızlık yapankları sevmiyor diyor, bu ayet bir haber veriyor bu yüzden nesih bu ayet için söz konusu olamaz
Nisa 75. “Size ne oluyor da: "Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet" diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”
Yine bu ayet küçük çocuklara karşı yardımı zikrediyor, tıpkı Suriye’deki insanlara yardım etmek gibi.
Nahl 126. “Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz and olsun ki bu, sabredenler için daha iyidir.”
Yapılanın aynısıyla karşılık vermeyi emrediyor ayet, yani bize savaş açılırsa biz onlara açabiliriz, haksız yere değil.
Hucurat 9. “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız, şüphesiz Allah adil davrananları sever.”
Fussilet 34. “İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.”
Bu ayet psikolojik bir şeyden haber veriyor. Psikolojide Benjamin Franklin etkisi olarak nitelenen bir kavram vardır ki ilk defa Benjamin Franklin tarafından öne sürülerek tespit edildiği için onun adına nispet edilir. Oysa bu önemli psikolojik keşif 1450 sene önce indirilen Kuran’da aynı şekliyle verilmiştir.
Benjamin Franklin etkisi şöyledir: Eğer siz birine bir iyilik yaparsanız karşınızdaki insan düşman bile olsa ona karşı bir yakınlık hissediyorsunuz. Bu yakınlık duygusu sizin ona tekrar bir iyilik daha yapma şansınızı artırıyor. Karşıdaki kişi de iyiliğinize karşılık verirse onda da artık size karşı tekrar tekrar iyilik yapma duygusu oluşuyor. Böylece arada soğukluklar olsa bile sıkı dostluklar geliştirilebiliyor.
Franklin, kendi otobiyografisinde, 18. yüzyılda çalıştığı yasama meclisinde görev yaparken rakip bir yasama organının düşmanlığıyla nasıl başa çıktığını şöyle açıklıyor: “(Karşıt kişinin) Kütüphanesinde çok ender ve ilginç bir kitap olduğunu duyunca, o kitabı kullanma arzumu ifade eden ve bana birkaç günlüğüne ödünç vermesi talebinde bulunduğuma dair bir not yazdım. Hemen kitabı yolladı ve ben yaklaşık bir hafta içinde başka bir notla geri gönderdim, iyilik fikrimi açıkça ifade ettim. Bir dahaki seferde karşılaştığımızda, benimle (daha önce hiç yapmadığı şekilde) büyük bir medeniyetle konuştu; Ve o zamandan sonra bana her durumda hizmet etmeye hazır olduğunu gösterdi, böylece çok iyi arkadaş olduk ve dostluğumuz onun ölümüne kadar devam etti.”
[ https://en.wikipedia.org/wiki/Ben_Franklin_effect ]
Bu Benjamin Franklin etkisi defalarca değişik deneylerde test edildi. Hepsinde sonuç aynıydı. Yaptığınız iyilik bir diğerini tetikliyordu ve karşıdaki kişi rakip veya düşman bile olsa aradaki buzları eritip sıkı dostluklar gelişmesine yol açıyordu. Sık sık belirttiğim gibi Kuran’da fen bilimlerinin henüz yeni anlayıp adlandırdığı buluşların 1450 sene önce yazıldığını çok sayıda ayette görebileceğiniz gibi, insan sosyolojisi ve psikolojisinin en çözülemez meselelerinin de birer birer çözüldüğünü görebilirsiniz. Bu yönüyle Kuran baştan aşağı bir bilimsel gerçekler kitabıdır.
Özetle; Benjamin Franklin etkisi düşmana dahi iyilik yapmanın ikinci bir iyiliği tetiklediğini ve bunun da aradaki soğuklukları kaldırıp her iki tarafı candan birer arkadaş haline dönüştürdüğünü savunur. Yapılan deneylerle sürekli kanıtlanmıştır. Ve bu işi Benjamin Franklin’den önce Kuran-ı Kerim kanunlaştırmıştır. Bu yüzden ben bu etkiye Benjamin Franklin etkisi değil, Fussilet-34 etkisi diyorum.
Bu ayetin bilimsel olarak doğru olup böyle bir etkisi olduğunu söylemesi bir haberdir, haber ise nesh olunamaz. Hem daha önce dediğim gibi nesh daha hayırlı bir şey meydana gelir, psikolojik olarak çok yararlı olan bu hüküm nesh edilemez. Şunuda söylemek istiyorum. Bu yazıda verdiğim hiçbir ayet nesh olmamıştır görüşüme göre.
Enfal 61. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir.”
Yine bu barış ile Peygamber şöyle buyuruyor : "Benden sonra, çatışmalar ya da ilişkiler olacak, eğer onları barış içinde bitirebilirseniz, bunu yapın." [Aḥmad Ibn Ḥanbal, Al-Musnad, 1:469 #695; Ahmed Şakir tarafından sahih kabul edilmiştir.]
Nisa 90. “Ancak, sizinle kendileri arasında anlaşma olan bir millete sığınanlar yahut sizinle savaştan veya kendi milletleriyle savaşmaktan bıkarak size başvuranlar müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize çullandırırdı da sizinle savaşırlardı. Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz, size barış teklif ederlerse Allah onlara dokunmanıza izin vermez.”
Ayetlerde gördüldüğü gibi savaş yapma nedenleri çok açık, bunlarda “fitne çıkartmak, savaş açmak, vatanından kovulmak …” Enfal suresine baktığımızda bu çok iyi analışıyor : Enfal 30. “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah’tır.”
Enfal 47. “İnsanları Allah yolundan engellemek üzere taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi olmayın; Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.”
Enfal 56. “Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah’tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır.”
Enfal 72. “İman edip de hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler ve onları bağırlarına basıp yardım edenler birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Sizden, dinlerini korumak için yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.”
İslam’da amaç fitneyi yok etmektir, eğer biz herkese saldırırsak nasıl fitneci olmayalım ? Maide 32. “Bu yüzden biz İsrâiloğulları’na bildirdik ki, bir cinayetin veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanın cezası olması dışında kim bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur, kim de bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.”
Yine Allah üstün olduğumuz halde bozgunculuk çıkartıp, kişi öldürmeyi yasaklıyor : Bakara 205. “Hâkimiyeti aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”
Nahl 92. “Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Allah bu şekilde sizi imtihan etmektedir. Ve O, hakkında görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri kıyamet gününde size mutlaka açıklayacaktır.”
Muhammed 22-23. “Yönetimi üstlenseniz hemen yeryüzünde kötülük çıkaracak ve yakınlık bağlarını parça parça edecek değil misiniz? İşte bunları Allah lânetlemiş, kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir.”
Bakara 217. "Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: Onda savaşmak büyük günahtır. Allah’ın yolundan menetmek ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’dan (insanları) engellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de öldürmekten daha ağırdır. Güçleri yeterse sizi dininizden çevirinceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve âhirette amelleri boşa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcıdırlar."
“Şüphesiz, insanların Yüce Allah'a karşı en zalim olanı, onunla savaşmayanları öldürendir.” [Aḥmad Ibn Ḥanbal, Al-Musnad (al-Qāhirah: Dār al-Ḥadīth, 1995), 6:233-234 #6681; Ahmed Şaik tarafından sahih kabul edilmiştir.]
“Allah'a karşı en zalim olan, kutsal mescidde öldüren, onunla savaşmayanları öldüren, cehaletin kindarlığıyla öldürendir.” [Ahmad ibn Hanbal, al-Musnad (Cairo: Dār al-Ḥadīth, 1995), 6:296, no. 6757.]
″Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin! Allah’tan âfiyet (rahatlık, huzur, saadet) isteyin. Fakat düşman da karşınıza çıkarsa, o zaman da sebat-ı kadem edin (sağlam durup düşmandan kaçmayın) ve bilin ki Cennet, kılıçların gölgesi altındadır. Kur’ân’ı indiren, Tevrat’ı, İncil’i önceki Peygamberlere indiren Allah’ım! Bulutları rüzgârın önüne katıp da ordan oraya götürüp yağmur yağdıran Allah’ım! Müslümanlara yardım edip, İslâm düşmanlarını hezimete uğratan Allah’ım! Bu karşımızdaki kâfirleri hezimete uğrat! Onlara karşı bize yardım eyle, güç kuvvet ver de, onlara karşı gâlip gelelim!″ [Sahih-i Buhârî, Cihat 114; Sahih-i Müslim, Cihat 6 (19-21).]
Şimdi Alimlerin düşüncesine bakalım (buna bakma nedenim şudur: Alimler İslam İlimlerini yutmuş kişilerdir ve buradaki bahsedeceğim âlimler Ehli sünnettir yani hadisleri kabul ediyorlar yani tümü hadisleri okumuşlar. Bunlar bile İslam barış dini diyorlarsa demekki bir bildikleri var) : “İslâm Dîni, barış ve huzur dînidir. Hiçbir zaman savaşı isteyen ve fitneyi çıkaran bir din olmamıştır. İslâm, ancak dîne ve Müslümanlara karşı, kâfirler ve münâfıklar tarafından bir saldırı ve tehdit söz konusu olursa, ancak o zaman savaşı emretmektedir.
Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah’u Teâlâ lânet etsin!″ [Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 30891.] diye buyurmuştur. Nitekim Tebuk Seferi’nden önce, Hristiyan olan Rumların, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tehdit ederek savaş için haber göndermeleri üzerine, onlarla savaşılması için Sûre-i Tevbe, Âyet 29 nâzil olmuştu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz otuz bin kişilik bir ordu ile Şam yakınlarındaki Tebuk’a kadar gitmişti. Kâfir ordusu Müslümanlardan korkup karşılarına çıkmayınca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem orada yirmi gün beklemiş ve her hangi bir tehdit unsuru olmadığını görünce, savaşmadan geri dönmüştü.
Âyetlerde kâfirlere karşı savaşılması emredilmektedir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ancak İslâm’a bir tehdit oluştuğu zaman düşmanla savaşmıştır. Tebuk’ta olduğu gibi tehdit ortadan kalkınca savaşmamıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, eğer bu âyetlerden kâfirlerle her zaman savaşılması gerektiği kesin bir hüküm olsaydı, Peygamberimizin Tebuk’ta geri dönmemesi ve onları bulup mutlaka savaşması gerekirdi. Savaş durumu olmadığı zamanlarda, yine münâfıklarla dil ile cihadı devam ettirmek gerekir. Çünkü bir münâfık, Müslümanlara karşı dâimâ bir tehdittir. Kâfirin veremeyeceği zarardan daha fazlasını, bir münâfık verir. Çünkü kâfir, bir Müslümanın itikâdını bozamaz. Fakat münâfıklar, sürekli olarak Müslümanların itikâdını bozacak şekilde hareket ederler. Bu yüzden münâfıklara karşı şiddetle İslâm’ı savunmak, âyetten ve sünnetten deliller getirerek, onların iddialarını ve bâtıl sözlerini boşa çıkarmak gerekir. Nitekim tarih boyunca münâfıklar tarafından, bütün Müslümanlar çok büyük zarar görmüşlerdir.” [Nadiri Tefsiri, Tevbe Suresi, 73. Ayet Tefsiri]
“1- Allah yolunda savaş, saldırıyı önlemek, davayı muhafaza etmek ve ilahi din hürriyetini korumak için meşru kılınmıştır.
2- Savaş ile ilgili hukukî hükümlerin en belirgin niteliği, adalet ve hakka uygun olmasıdır. Bu, her hangi bir savaş ve herhangi bir kimseye saldırı değildir. Bu savaşta, savaşın zorunluğu kıldığı sınırı aşmak sözkonusu değildir. Bu savaştan gözetilen hedef, yıkım ve tahrib değildir. Soyut bir terör de değildir. Savaşçıların dışında kimse öldürülmez. Kadınlar, çocuklar ve ayrıca rahipler, acizler, hastalar, yaşlılar da öldürülmez. Ekinler ve meyveler yok edilmez, yeme maksadı dışında hayvanlar kesilmez. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) ile raşid halifelerin tavsiyelerinde bu durum böyle belirtilmiştir.
3- Savaş, insanları İslâm'ı kabul etmeye zorlamak için değildir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu (vazettiği) şeriatte kesinlikle reddedilmiştir. Bunu reddeden pek çok ayet-i kerime vardır. Bunlardan iki tanesi şu ayetlerdir: "Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 2/256); “Sen iman edinceye kadar insanları zorlayacak mısın?" (Yunus, 10/99).
4- Adaletli, zayıflara karşı merhametli, bayağılıklara ve seviyesizliklere düşmekten uzak olan yüce İslâm ümineti gibi bir ümmeti tarih görmüş değildir. Nitekim Batı’nın fikir babaları arasından biraz insaflı olanları bunun böyle olduğunu açıklamışlardır.
Fransız filozof Gustave Le Bon şöyle demektedir: "Tarih Araplardan daha adaletli, daha merhametli fatihler tanımış değildir." Kindarların ve bilgisizlerin ileri sürdükleri: “İslâm kılıç ile ayakta durmuştur.” şeklindeki iddiaya gelince; bu, onların içlerinde gizli olarak sakladıkları kinin, hakikatleri tersyüz etmeleri gerektiğini söylediği mücerret bir iftiradır. Tarih ve meydana gelen hadiseler bu iftiranın yalan olduğunu ortaya koymuştur.” [Tefsirü’l-Münir, 1. cilt, s. 456-457.]
"Savaşmayan zalime gelince, o zaman Allah'ın ona karşı savaşılmasını emrettiği metinler yoktur. Aksine, alimlerin çoğunluğunun uyguladığı ve Kitap ve Sünnet'te açıkça görüldüğü gibi, kâfirler ancak savaşmaları koşuluyla savaşılır." [İbn Taymīyah, Kitāb al-Nubūwāt (al-Riyāḍ: Aḍwāʼ al-Salaf, 2000), 1:570.]
Yine İbn Teymiyye Bakara 190’ın nesh edilmesi konusunda şöyle buyuruyor : "Diyorum ki: Bu görüş (2:190'ın ortadan kaldırılmasının olmadığı) âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bu, Malik, Allah'a karşı en zalim olan, kutsal mescidde öldüren, onunla savaşmayanları öldüren, cehaletin kindarlığıyla öldürendir. ibn Hanbal ve diğerlerinin yoludur. Diğer görüş (ayetin ortadan kaldırılmış olduğu) zayıftır. Nitekim, feragat iddia etmek kanıt gerektirir ve Kuran'da bu ayetle çelişecek hiçbir şey yoktur. Aksine, Kuran'da ne varsa onunla tutarlıdır, peki bu ayet nerede?" [İbn Taymiyah, Qaʻidah Mukhtaṣarah fi Qital al-Kuffar wa Muhadanatuhum wa Tahrim Qatlahum li Mujarrad Kufrihim, 101.]
Şimdi din özgürlüğü ile alakalı ayetlere bakalım : Yunus 99. “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?”
“Müfessirlerden içlerinde Mukâtil’in de bulunduğu bir grup: Bunun kılıç âyetiyle mensuh olduğunu söylemiştir. Doğrusu, bunun mensuh olmadığıdır. Çünkü imana zorlama geçerli değildir, zira o, kalp işidir.” [Taberi Tefsiri, Yunus suresi, 99. ayet Tefsiri.]
Zümer 15. “Artık siz de O’nun dışında dilediğinize tapın bakalım!"
Zümer 39-40. “Ey Resûlüm! De ki: ″Ey kavmim! Siz bulunduğunuz hâl üzere devam edin. Şüphesiz ben de bulunduğum hâl üzere devam edeceğim. Elbette yakında bileceksiniz; kime zelil edici bir azâbın geleceğini ve kimin dâim olan azâba uğrayacağını.″
“Resulullah (a.s.m) hiçbir zaman kendi nefsi (şahsına yönelik yapılan haksızlıklar) için kimseden intikam almadı. O sadece Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyenlere karşı tavır koyar ve ceza verirdi.” [Buharî, Menakıb, 23.]
Huneyn gazvesinde Hz. Peygamber ganimeti taksim ederken, adamın birisi “Vallahi bu taksimat/paylaşımda Allah rızası gözetilmemiştir.” dedi. Ben de bunu Resulullah’a söyledim. “Allah ve resulü adalet etmezse, kim adalet edebilir! Allah Musa’ya rahmet etsin; o bundan daha fazla insanların eziyetlerine maruz kalmış ve sabretmişti.” diye buyurdu.” [Buharî, Humus,19.]
Nisa 88. “Size ne oluyor da münafıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? Halbuki kendileri hak ettikleri için Allah onları küfre geri çevirmiştir. Allah’ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdıkları için asla doğruya yol bulamazsın.”
“Allah’ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz?” diyerek, Allah burada onları zorlamayı yasakladığını görüyoruz. “Allah saptırmış, hala niye zorluyorsunuz” deniliyor basitçe.
Müzzemmil 19. “Şüphesiz bunlar bir öğüttür; artık dileyen rabbine ulaştıracak bir yol tutar.”
“Artık bunlardan ders çıkarıp Allah’a giden yolu seçmek insanların hür iradelerine bırakılmıştır; dileyen Allah yolunu seçerek kurtuluşa erer, dileyen de şeytanın yolunu tercih ederek cezasını bulur. Hiç kimse bu yollardan birini seçmeye zorlanmaz. Bu ve benzeri âyetler Kur’an’ın din ve vicdan özgürlüğüne ne derecede önem verdiğini göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir.” [Kur'an Yolu Tefsiri, cilt 5, s. 488-489.]
Abese 12. “Dileyen ondan öğüt alır.”
“Dileyen ondan öğüt alır” meâlindeki 12. âyette ise şu iki noktaya dikkat çekilmiştir: a] Bu uyarı, yalnız Resûlullah’a değil, onun şahsında bütün ümmetine ve insanlığa yöneliktir. b] Uyarıyı dikkate alıp yanlışını düzeltmek de hiçe sayıp hatalarında ısrar etmek de insanın kendi iradesine bağlıdır, sonucunu da buna göre alacaktır.” [Kur'an Yolu Tefsiri, cilt 5, s. 555-556.]
İnsan 29. “Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen rabbine bir yol tutar.”
“Bu sûrede anlatılanların insanlar için uyarıcı öğütler olduğu ifade buyurulmuş, bunlardan ders çıkarıp Allah’a giden yolu seçmek ise insanların hür iradelerine bırakılmış; böylece insanın din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğuna, bu bakımdan hiç kimsenin bu yollardan birini seçmesi için baskı altında tutulamayacağına işaret edilmiştir.” [Kur'an Yolu Tefsiri, cilt, s. 523.]
Bakara 256. “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah'a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.”
Yukarıdaki ayetin iniş sebebi hakkında İbn-i Abbas: "İslam'dan önce çocuğu olmayan kadınlar, eğer çocuğum yaşarsa onu yahudi yapacağım diye adakta bulunurdu. (Bu sebeple) Hz. Peygamber ile yaptıkları anlaşmaya uymayan Nadiroğulları sürgün edildiği zaman aralarında, Medine’li müslümanların çocuklarından (daha önce yahudi olmuş) bazıları bulunuyordu. Bu çocukların aileleri, "Çocuklarımızı bırakmayız. (Onları zorla alıkoyup Müslüman yaparız)" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah "Dinde zorlama yoktur' ayetini indirdi. [Ebû Dâvûd, "es-Sünen", Cihad, 126; et-Taberi, Ebû Ca'fer Muhammed b. Aziz, "Camiu'l-Beyan an Te'vili'l-Kur'an", I-XV, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1405/1984. c., III, s.14; Halil Altuntaş, "İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri", DİB Yay. 5. baskı Ankara 2012, s.18-19.]
“Bu ayet nesh olmamıştır, ve her kafiri kapsamaktadır, doğru görüşte budur. Peygamber' in (sallallahu aleyhi vesellem) uygulamasını göz önüne alan kimse onun asla kimseyi dine girmeye zorlamadığını görür. Ancak kendisiyle savaşanla savaşmıştır. Barış yapanlarla ise barışı korudukları ve anlaşmayı bozmadıkları sürece savaşmamıştır. Nitekim Allah Teala, Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi vesellem) anlaşmalarını dürüstlükle koruyan kimselerin anlaşmalarına sadık kalmayı emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın." [Tevbe 9/7]
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Medine'ye gelince Yahudilerle anlaşma yapmış ve onlara dinleri konusunda müsamaha göstermiştir. Ancak onlar onunla savaşınca, anlaşmalarını bozunca ve mücadeleye girişince o da onlarla savaşmak durumunda kalmış, bir kısmına lütufta bulunmuş, bir kısmını sürgün etmiş, bir kısmını da öldürmüştür. Keza Kureyş ile on yıl anlaşma yapmış ve onlar anlaşmayı bozup onunla savaşmaya başlamadıkça onlarla savaşmamıştır. Ne zaman ki onlar onunla savaşmaya başlamışlar, o zaman o da onlarla yurtlarına kadar giderek savaşmıştır. Nitekim onlar vaktiyle Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Medine'ye kadar gelerek onunla savaşmak istemişlerdi. Eğer onlar Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile savaşmaktan uzak dursalar o da onlarla savaşmazdı.” [Hidayetü'l-hayara (37-38)] [İbn Kayyım Tefsiri, Bakara suresi, 256. ayet Tefsiri.]
“Bu ayetin ilk cümlesi mutlak olumsuzluk ifade ediyor; "Dinde zorlama yoktur". Dil bilimcilerinin (Nahivcilerin) deyimi ile "Nefy-i cins" öntakılı bir cümlecik. Yani zorlamanın her türlüsünü olumsuzlayan, reddeden bir ifade karşısındayız. Zorlamanın varlığı kökünden olumsuzlanıyor, reddediliyor. Başka bir deyimle, inanca yönelik baskı sadece yasaklanmakla yetinilmiyor, varlık aleminden ve olaylar dünyasından tamamen kovuluyor. Cümlede olumsuz bir üslupla kullanılan (herşeyi içine alan bir şekilde) bu yasaklama, en etkili ve vurgulu bir yasaklama biçimidir.” [Seyyid Kutub Tefsiri, Bakara suresi, 256. ayet Tefsiri; Yine İzzet Derveze bu ayetin herkes hakkında indiğini söyleyerek, nesh olmadığını söylüyor; Safvetü’t-tefasir, Bakara suresi, 256. ayet Tefsiri.]
“Allah Teâlâ : “Dinde zorlama yoktur.” Yani kimseyi İslâm dînine girmeye zorlamayınız, buyurmaktadır. Çünkü bu din son derece açıktır, burhanları ve delilleri açık olduğundan kimsenin ona girmeye zorlanmasına ihtiyâcı yoktur. Allah'ın İslâm'a ilettiği, göğsünü açtığı ve basiretini aydınlattığı kişiler İslâm'a kendiliklerinden girerler. Allah'ın kalblerini körelttiği, gözlerine ve kulaklarına damga vurduğu kişilerin ise zorlanma ile bu dîne girmeleri bir anlam taşımaz.” [İbn Kesir Tefsiri, Bakara suresi, 256. ayet Tefsiri.]
Kafirun 6. “Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
Kehf 29. “Ve de ki: Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz, zalimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak!"
Dilediğimize (yabi zorlanmadan) tapabileceğimizi söylüyor ayetler.
Ali İmran 86-91. "İman ettikten, bu elçinin hak olduğuna tanıklık ettikten ve kendilerine apaçık kanıtlar geldiktensonra inkâr eden bir topluluğu Allah nasıl doğru yola kavuştursun? Allah böylesi zalimler güruhunu doğru yola kavuşturmaz. Onların cezası: Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır. Sonsuza kadar o lanette kalacaklardır. Azapları hafifletilmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir. Ancak bunun ardından tevbe edip düzelenler müstesnadır. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. İnandıktan sonra inkar edip, inkarda aşırı gidenler var ya, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır. Doğrusu inkar edip, inkarcı olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azab onlaradır, onların hiç yardımcılarıı da yoktur."
Bu ayet kafir olanın cezasının "öldürme değil, lanet" olduğunu söylüyor.
Ali İmran 20. "Eğer (kafirler) seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki: “Ben bana bağlı olanlarla birlikte yüzümü Allah'a tuttum.” Kendilerine kitap verilenler ile okuma bilmeyen Arap müşriklerine, “Siz İslâm'ı kabul ettiniz mi?” diye sor. Eğer İslâm'ı kabul ederlerse muhakkak doğru yolu bulmuşlardır. Yok yüz çevirirlerse sana düşen ancak tebliğdir. Allah, kulları(nı) hakkıyle görür."
Görüldüğü gibi Peygamberin amacı müşrikleri zorlamak değil, "tebliğ"dir.
Sorumluluğun şahsî olduğunu vurgulayan ayetler : bu tür ayetlerde “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size aittir.” mealinde ifadeler yer almaktadır. [Bakara 2/139; En’am 69, 104, 135; Yunus 41, 108; Nur 54; Şuara 216; Kasas 55; Sebe‘ 25; Şura 15; Mutaffifin 33.] Ayrıca Kur’an’ı Kerim sorumluluğun şahsî olduğunu “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” [En’am 164; İsra 15; Fatır 18; Zümer 7; Necm 38.] mealindeki bir başka ayetle beş ayrı yerde daha vurgulamaktadır. Neshi kabul edenlerin mantığına göre bu beş ayetin de Seyf ayeti ile mensuh olması gerekir.
Nisa 63. " İşte onlar, Allâh'ın kalplerindekini bildiği kişilerdir. Onun için sen söylediklerine aldırma ve onlara öğüt ver ve nefsleri hakkında içlerine işleyecek açıklıkta söz söyle."
Hicr 85. " Gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile yarattık. Şüphesiz kıyamet muhakkak gelecektir. Onlardan güzelce yüz çevir."
Kafirlerin sözlerini aldırmamayı emrediyor ayet, yani bize hakaret edildi diye öldür demiyor bu yüzden Fransa’da Peygamberimizin hakkında yapılan karikatürlere, kafa kesmek ile cevap veremeyiz.
Nisa 80-81. " Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik! Başüstüne derler, ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter."
İlk ayetteki "bekçi" kelimesi hesaba çekendir, bunu da Süddi ile İbn Kuteybe, demişlerdir. Yani bu ayet Peygamberin onları hesaba çekemeyeceğini söylemekte, onlar inanmadı diye cezalandırılamıyacaklarını. Sonraki ayette yine Allah "aldırma" diyor.
Yine aldırmama ve bekçi olmamam konusunu pek çok ayette görebiliriz : Enam 91. "Onlar: 'Allah bir insana herhangi bir şey indirmemiştir' derken Allah'ı hakkıyla değerlendiremediler. De ki: 'Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet rehberi olarak getirdiği, sizin de parça parça kağıtlar haline getirip gösterdiğiniz, çoğunu da gizlediğiniz Kitab'ı kim indirdi? Size (bu kitapla) sizin de babalarınızın da bilmediği şeyler öğretildi.' Sen: 'Allah (indirdi)' de. Sonra bırak onları daldıkları şeyde oynayadursunlar."
Enam 104. " Şüphe yok ki Rabbinizden görgüler ihsân edildi size. Kim can gözünü açıp görürse faydası kendisine, kör olanın ziyanı da gene kendine ve ben, sizin üstünüze dikilmiş bir bekçi değilim."
Enam 106-107. " Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir. Allah dileseydi şirk koşmazlardı ve biz, seni onların üstüne bir bekçi dikmedik, onları korumaya, işlerini görüp kendilerini gözetmeye memûr da değilsin."
Enam 112. " Bu şekilde her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman ettik. Onlar aldatmak için, birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Sen onları uydurduklarıyla başbaşa bırak."
Enam 137. "Böylece birçok müşriklere ortakları onları helak etmek ve onların dinlerini karıştırmak için evlatlarını öldürmeyi süsledi. Eğer Allah dileseydi onu yapmazlardı. Sen de onları uydurdukları o şeyle baş başa bırak."
Yunus 108. "De ki: "Ey insanlar, size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyeti kabul ederse o, ancak kendi faidesi için hidâyete ermiş, kim de saparsa o da yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben sizin başınızda bir bekçi de değilim."
Hud 12. " Belki de sen, onların: "Ona bir hazine indirilmeli değil miydi? Yahut onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi?” demelerinden, sana vahyedilenlerin bazılarını terk edeceksin ve buna göğsün daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir."
Rad 40. " Onları tehdit ettiğimiz şeyin bazısını sana gösterirsek yahut seni öldürürsek, ancak sana tebliğ düşer, bize de hesap düşer."
Enam 158. "Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi yahut Rabbinin gelmesini mi veyahut Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar. Rabbinin bazı âyetleri geldiği gün hiç kimseye, eğer daha önce iman etmemiş veyahut imanında bir hayır kazanmamışsa, imanı fayda vermez. De ki: Bekleyin; çünkü biz de bekliyoruz."
Yine bu ayet "beklemek" ifade ediliyor, savaşmak değil, Ahireti beklemek.
Enam 159. " Şüphesiz dinlerini parça parça edenler ve fırkalara ayrılanlardan sen hiçbir şeyde değilsin (onlarla alakan yoktur). Ancak onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra onlara neler yaptıklarını haber verir." [Buna benzer ayetler : Yunus 20; 102; Hud 93; 122; Hicr 3; İsra 54; Taha 135; Şura 15; Şura 48; Zuhruf 48; Duhan 59; Tur 31; Tur 45; Necm 29; Tarık 17.]
"Sen hiçbir şekilde onlardan değilsin": Onlarla savaşmakla hiçbir şekilde alakan yoktur, demektir.
Taha 130. "Ey Rasûlüm, sen, kâfirlerin sözlerine karşı sabret. Güneş doğmadan önce ve batmadan önce rabbini hamd ile tesbih et. (İbadette bulun) Gecenin bir bölümünde ve gündüzün çeşitli vakitlerinde rabbini tesbih et. (İbadette bulun) ki (rabbinin verdiği nimetlerden) memnun olasın."
Yine bu ayet sabretmeyi öğütlüyor.
Enfal 66. " Kur'an hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: Ben size vekil (kefil) değilim."
"De ki: "Ben sizin üzerinize bir vekil değtyil" buyurmuştur. Bu, "Ben sizin üzerinizde bir muhafız değilim ki, yalanlamanıza ve delillerden yüz çevirmenize karşılık sizi cezalandırayım. Ben, ancak bir uyarıcıyım. Amellerinize karşılık sizi cezalandıracak olan ise Allah'dır" mânasındadır. İbn Abbas (radıyallahü anh) ve müfessirler: "Bu âyeti, cihad âyetleri neshetmiştir" demişlerdir ki bu uzak bir görüştür." [Tefsiri-Kebir, Enam suresi, 66. ayet Tefsiri.]
Görüldüğü gibi, cezalandıran Peygamber değil, Allah’tır.
Enam 108. " Allah’tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir."
Gayr-i müslimlerin kutsal değerlerine hakaret etmeyi yasaklayan ayetler : Kur’an-ı Kerim, Müslümanların gayr-i Müslimler’in kutsal değerlerine sövmek gibi onları öfkelendirecek davranışlardan kaçınmalarını ister. [Maide 2; Enam 108] Bu konudaki iki ayetten biri olan En’am 108. ayetin meali şöyledir: “Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler.” Ayetin mensuh olduğunu iddia edenler şöyle demektedirler: “Seyf ayeti onlarla savaşmayı emretmektedir. Sövmek, öldürmekten daha hafif olduğuna göre bu hüküm kaldırılmıştır.” Bu yoruma göre eline kılıcı alan bir Müslüman, gayr-i Müslimlerin kutsal değerlerine söverek onlara saldırabilir.
Oysa iddia sahiplerinin sathî nazarları, onların hükmün illetini beyan eden ayetin ikinci kısmını göz ardı etmelerine sebep olmuştur. İllet, gayr-i Müslimlerin de kendi değerlerine söven Müslümanlara karşılık verip Allah’a sövmeleridir. Bu illet barış halinde de savaş halinde de geçerlidir. Hiçbir halde illet ortadan kalkmadığına göre illete dayalı olan hüküm de baki olmalıdır. Öyleyse bu ve benzeri ayetlerin neshedilmiş olması asla mümkün değildir. Ayrıca neshe kail olanların “Sövmek öldürmekten daha hafiftir.” mealindeki önermeleri mutlak değildir. Zira bazen öyle sözler vardır ki ölümden beterdir ve insana çok daha fazla acı verir.
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Muhaliflerine Akrabalık Hukukunu Hatırlatmasını Öğütleyen Ayet : Bu husustaki tek örnek olan Şura 23. ayetin Seyf ayeti ile mensuh olduğu belirtilen kısmı “De ki benim bu risalet hizmetinden ötürü sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.” mealindedir. Buradaki akrabalık sevgisi, akrabalık hukukuna riayet, Hz. Peygamber’in (s.a.s) yakın akrabalarına sevgi beslenmesi ve güzel davranışlarla Allah’a yaklaşmayı arzu etmek gibi farklı yorumlara müsaittir.1 Bu ifadeyi “Müşriklerle barış içinde iyi geçinmek” anlamına yoran bazı müfessirler onun Seyf ayeti ile mensuh olduğuna kanaat getirmişlerdir.
Oysa bu ayet Hz. Peygamber’e Mekke dönemindeki şiddetli muhaliflerine sadece akrabalık hukukunu hatırlatmasını istemektedir. Şüphesiz kabilenin ve kabile içi ilişkilerin son derece önemli olduğu bir toplumda geleneklerin aksine olan bu sert tutumdaki çelişkiye dikkat çekilmesi yerinde bir uyarıdır. Nitekim onlar ne kadar haksız olursa olsun kendi aşiretinden olan fertlere ölesiye sahip çıkarlardı. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s) söz konusu olunca onların bu asabiyet damarlarının hiçbir etkisi olmuyordu. Bu izahlardan anlaşılacağı gibi ayetin mensuh sanılan kısmı neshin kapsamı dışında olan haber manasındadır ve Mümtehine 8. ayetle beraber düşünülmelidir.
Hicr 89. " De ki: Şüphesiz ben apaçık uyarıcıyım."
Nahl 82. "Eğer yüz çevirirlerse, sana ancak apaçık tebliği düşer." [Benzer ayetler : Ankebut 50; Fatır 28; Hac 49; Nur 54; Neml 92; Kaf 45.]
Bu ayetlerde Allah Peygamberin vazifesini yine bildiriyor, bu bir haberdir, heber olduğu için defalarca dediğim gibi nesh edilemez.
Hac 68. “Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: Allah yaptıklarınızı daha iyi bilendir.” [Benzer ayetler : Kasas 55; Ahzab 48; Mümin 77; Zuhruf 89; Ahkaf 35; Kaf 39; Tur 48; Meariç 5; Müzzemmil 10; İnsan 24.]
Mücadele eden kafirlere karşı savaşmayı emretmiyor ayet.
Maide 54. “Ey inananlar, içinizden kim çıkar da dininden dönerse Allah onlara bedel öyle bir kavim getirecektir yakında ki o onları sevecek, onlar da, onu sevecek, inananlara karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı yüce olacak o kavim. Allah yolunda savaşacaklar ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacaklar. Bu, Allah'ın lütfü ve inâyetidir ki dilediğine verir ve Allah'ın lütfü boldur, o her şeyi bilir.”
Nisa 137. “İman edip sonra inkar eden, sonra yeniden iman edip sonra tekrar inkar eden sonra da inkarlarını artıranlar var ya, Allah onları ne bağışlar, ne de doğru yola yöneltir.”
Muhammed 25. “Muhakkak ki, kendilerine hak belli olduktan sonra arkalarına (eski küfürlerine ve bâtıl dinlerine) dönenlere şeytan teşvikte bulunmuş ve kendilerini uzun boylu emellere düşürmüştür.”
Kur’ân’da irtidat ile alakalı pek çok ayet var, bunlardan bazısı yukarda olanlardır. Bu ayetlerde dinden dönenler için dünyevi bir ceza zikredilmemiştir. Dinden dönüp kâfir olana, insanların uygulayacağı bir ceza yoktur. Onun cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. [Ali İmran 87]
Hem Kuran defalarca iyiliği emreder : Bakara 11. "Kendilerine : "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" dendiği zaman, "Bizler sadece ıslah edicileriz" derler."
Bakara 84. "Kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin diye sizden söz almıştık, sonra bunu böylece kabul etmiştiniz, buna siz şahidsiniz."
Bakara 177. "Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir; Lakin iyi olan, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır."
Bakara 188. “Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın.”
Bakara 208. “Ey İnananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.”
Ali İmran 18. “Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahibleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, Hakim'dir. Hatırlatmalıyımki Bu ayetler ancak Bakara suresindeki olanlar.”
Araf 199. “Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma!”
“Biz bu ayetin neshedilmesinin mümkün olmayacağını ifade etmek istiyoruz. Çünkü muhatabın kusuruna bakmamak, hep iyiliği emretmek kıyamete kadar geçerli bir durumdur. Taberi de bu ayetin mensuh olduğunu gösterecek herhangi bir emarenin olmadığını söyler.” [Taberi, Tefsir, VI, 153-154.]
Ali İmran 186. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda denemeden geçirilirsiniz; şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok üzücü şey işitirsiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız bilin ki bu size gereken davranışlardandır.”
Kurtubî’nin de belirttiği gibi bu ayet-i kerime, daha tercihe değer görüşe göre, neshedilmiş değildir. Çünkü en güzel şekilde tartışmak ve her zaman için karşı tarafı uygun sözlerle iknaya çalışarak idare etmek, teşvik edilmiş bir davranıştır. Hz. Peygamber de savaşla emrolunmakla birlikte, Yahudilerle barış yapar, onları idare etme yoluna gider, münafikları affederdi. [Kurtubî, IV/304.]
Peki cihad nedir ? İslam'da cihat, ya da yaşam ve Müslüman dini haklarını savunmak için savaş, yasal olarak uluslararası hukukta kutsal olarak modern adil savaş teorisine benzer. Cihad Kendisi Şeytan ve alt benlik karşı sadaka ve manevi mücadele zor eylemleri de dahil olmak üzere İslam'da çok daha geniş bir kavramdır. Kur'an ve Sünnet'teki cihat, savaş açısından, “jus ad bellum” ("savaşa adalet") ve “bello” ("savaşta adalet") gibi modern adil savaş teorisi kavramlarının pek çok özelliğini önceden haber vermektedir: saldırmazlık, uygun beyan, son çare olarak savaş, orantılı misilleme, sözleşmelere sıkı bağlılık ve sivil yaşamların ve malların korunması. Cihadın temel amacı Müslüman toplumun güvenliğini korumak ve İslam'ı uygulama ve dünya ile paylaşma yükümlülüğümüzü yerine getirmektir. Bu dini zorlama veya zorla dönüşüm aracı değildir, ne de tamamen siyasi, ideolojik, ya da dünyevi hedefleri ilerleyen bir araçtır.
Cihad kelimesi “çaba” kökünden gelir, Kur’an’da mücadele kelimesi olarak çokça kullanılmaktadır. Şimdi İslam’daki cihad çeşitlerine bakalım.
- Nefs'e karşı cihad şüphesiz en önemli cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir;
- İlim ile cihad. Cihad'ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir;
- Mal ile cihad. Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür;
- Savaşarak cihad yapmak. Elde silah düşmanla savaşmak icab edebilir.
Nefse karşı cihad : “Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir harpten dönerken: ″Daha hayırlı olana dönüş yapıyorsunuz. Küçük cihattan büyük cihada dönüyorsunuz″ buyurdu. Sahâbîler: ″O büyük cihat nedir?″ dediler. ″Kulun nefsiyle edeceği cihattır″ buyurdu.” [Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 11719, 11260; Râmûz’ul-Ehâdîs, 334/6; İmam Gazâli, İhyâ-u-Ulûmi’d-Din, c. 3, Hadis No: 117.]
″Asıl mücâhit, nefsi ile cihat eden kimsedir.″ [Sünen-i Tirmizî, Fedâil’ul-Cihat 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22840.]
Ankebût 69. “Bizim yolumuzda cihad edenlere elbette (en doğru olan) yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah, muhsinlerle/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlarla beraberdir.”
″Cihat, insanın yalnız Allah yolunda kılıç sallaması değildir. İnsanın annesine ve babasına bakması da cihattır. Evlâdına bakan da cihattadır. Başkasına muhtaç olmamak için helâlinden çalışan kimse de cihattadır.″ [Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 362/8.]
İbn-i Kayyım şöyle yazar: “Allah Teala, hidayeti cihad ile irtibatlandırmıştır. İnsanların en hidayette olanı en çok cihad edenidir. Cihad türleri içerisinde öncelik verilmesi gereken de nefs, arzu ve hevesler, şeytan ve dünya sevgisi ile yapılan cihaddır. Bu dördüyle Allah için cihad eden kimseyi Allah Cennet' e girmesine veslle olacak yollara ulaştırır. Cihadı terk eden kimse ise, terk ettiği nispette hidayetten mahrum olur. Cüneyd ayete şöyle mana vermiştir: Bizim rızamız için tevbe ederek arzu ve hevesleriyle mücadele edeni biz ihlas ve samimiyet yollarımıza eriştiririz. Dış dünyadaki düşmanla cihad etmek, sadece bu iç düşmanlarına karşı mücadele veren kimseler için mümkün olur. Bunlara karşı zafer kazanan kimse dış dünyadaki düşmanına karşı da zafer kazanır. İçerideki bu düşmanlarına yenilen kimse, dış düşmanına da galip olamaz, yenilir.” [el-Fevfüd (58)]” [İbn Kayyım el-Cevazîye, Ankebut suresi, 65-69. ayet Tefsiri.]
İbn Teymiyye (ö. 1328) Manevi cihadın savaş için bir ön koşul olarak merkezi önemini teyit eder: “Nefse ve arzulara karşı cihad, kâfirlere ve münafıklara karşı cihadın temelidir, çünkü bir Müslüman kendisine ve kendisine cihad yapmadıkça onlara karşı cihat yürütemez, onlara karşı çıkmadan önce arzular.” [İbn Kayyım, Rawdat al-muhibbin, cilt, s. 148.]
Ahlaki ve manevi eğitim, savaşmak için bir ön koşul olduğundan, Allah, müminlere, kendini adamış bir alim grubunun cephe hattının gerisinde kalmasına ve dinin değerlerini korumasına izin vermesini emreder: “Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” [Tevbe 122]
Savaş zamanının sıcağında, insanlar çok kıskanç, duygusal hale gelebilir ve tutkuları tarafından savaşın amaçlarını ve yasalarını ihlal edecek kadar uzaklaşabilir. Bu nedenle, alimler, vaizler ve eğitimciler Müslüman toplumda özel bir sınıf oluşturur ve Müslümanlara İslam'ın ahlaki değerlerini, savaşın uygun olduğu koşulları ve adil bir savaşta hangi eylemlere izin verildiğini öğretmek gibi ağır bir sorumluluktur. Savaş alanı, öfke ve kana susamışlık için en kötü dürtülerine boyun eğmekten kaçınmak için.
Ebû Said el-Hudri şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) "En faziletli cihad, zalim sultanın (veya zalim emirin) yanında adaleti söylemektir." [Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13.]
İlim ile cihad : Furkan 52. "Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur'an'la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. "
Bundan önce ve sonraki ayetlerde Allah düşünmeye yöneltiyor, delil getiriyor, bilimden bahsediyor. Bu ayette “cihaden kebira” geçiyor, yani “büyük cihad”. Allah büyük cihadı nasıl nesh etsin ?
“Âyet-i Kerîme’de: ″Onlara karşı bu Kur’ân’la büyük bir cihat ile mücâhedede bulun″ diye buyrulmaktadır. Yani Kur’ân’ı okuyarak, ondaki öğütleri, kıssaları, eski inkârcı kavimlerin başlarına gelmiş olan azapları bildirmek sûretiyle onlarla büyük bir cihat ile mücâhedede bulun. Çünkü bütün insanlığı bu şekilde İslâm Dîni’ne dâvet etmek, büyük bir cihattır. Bu sûretle birçok kimse ayıkarak İslâm şerefine nâil olabilir, diye buyrulmuştur. Hattâ İslâm’ın dışında olan kimselere karşı, onları Müslüman edebilmek için ilmi deliller ile cihatta bulunmak, düşmanlara karşı kılıç ile cihatta bulunmaktan daha büyüktür, denilmiştir.” [Nadiri Tefsiri, Furkan Suresi, 52. Ayet Tefsiri]
“Ebû’d Derdâ (r.a.)’den rivâyete göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Amellerinizin en hayırlısını Allah katında en değerlisini altın ve gümüş dağıtmaktan daha hayırlı ve derecelerinizi daha yükselten, düşmanla karşılaşıp sizin onların boyunlarını, onların da sizin boyunlarınızı vurmanızdan daha hayırlı bir şeyi size haber vereyim mi? Ashab: “Evet” dediler. Rasûlullah (s.a.v.) de: “Her zaman ve her zeminde Allah’ı devamlı hatırlayıp gündemde tutmaktır.” Muâz b. Cebel dedi ki: “Allah’ın azabından kişiyi en iyi kurtaran her zamanda ve her zeminde Allah’ı gündemden çıkarmayıp her an hatırlamaktır.” [Tirmizi, Dua, 3377; İbn Mâce, Edeb, 27.]
Bu hadistede konuşmanın, ilim ile cihadın çok önemli olduğunu görüyoruz. Furkan 52. ayet nasıl mensuh olabilir ki ? Hadiste ilim ile cihadın çok daha hayırlı olduğunu görüyoruz. Nesihten bahseden ayette “daha hayırlı hüküm” ile nesh ederiz diyor. Furkan 52 zaten daha hayırlı, nasıl mensuh olsun ?
Nahl 125. “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir.”
″Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihat edin.″ [Sünen-i Ebû Dâvud, Cihat 18; Sünen-i Nesâî, Cihat 1.]
Ankebut 46. “Ehl-i Kitap’tan zulmedenler (düşmanlıkta ileri gidenler) hâriç, diğerleriyle en güzel şekilde mücâdele edin ve deyin ki: ″Bize indirilene de, size indirilene de îman ettik. Bizim ilahımız ve sizin ilâhınız birdir. Biz ancak O’na teslim olmuş olanlarız.″
Bakara 83. “Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, "Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.”
Ayetler açık, “konuşmayı, tartışmayı” emrediyor. Bu ayetin mensuh olmasıda imkansızdır çünkü “haber” nesh edilemez, bu ayette haber olduğuna göre nesh edilmesi mümkün değil.
Mal ile cihad : “Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah'a ve Resûlü'ne iman etmiş, sonra da şüpheye düşmeden Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad etmişlerdir. Bunlar, sadık olanlarırta kendileridirter !” [Hucurât 15]
“İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canlarıyla savaşan kimseler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler.” [Tevbe 20]
“Hafif ve ağır savaş teçhizatlarıyla savaşa çıkınız. Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz. Şayet bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Tevbe 41]
“Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, malları ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah, muttakileri bilmektedir.” [Tevbe 44]
“Müminlerden (savaştan geri kalmasını meşrulaştıracak) özrü olmaksızın oturanlarla Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, oturanlara derece bakımından üstün kılmıştır. (Bununla beraber) Allah hepsine güzellik vadetmiştir. Allah, mücahidleri oturanlara büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” [Nisa 95]
Savaş ile cihad : İbn Teymiyye'ye göre cihad, inanmayanların askeri saldırılarına karşı meşru bir tepkidir ve onlarla sadece dini bir farklılık değildir. İslam'ın kaynak metinlerinde Müslümanların sivillere saldırmasına veya öldürmesine veya düşman olmayan ulusları yalnızca siyasi veya ideolojik nedenlerle işgal etmesine izin veren hiçbir kanıt yoktur. [İbn Teymiyye, Nübüvvet, 1:570.]
İbn Teymiyye'nin tarihi çoğunluğa atfettiği cihat hakkındaki görüşü, "Kafirlerle savaşma ve onlarla ateşkes yapma konusunda kısaltılmış bir kural ve onları sırf inançsızlıkları nedeniyle öldürme yasağı" başlıklı bir risalede pekiştirilmiştir. [İbn Taymiyah, Qaʻidah Mukhtaṣarah fi Qital al-Kuffar wa Muhadanatuhum wa Tahrim Qatlahum li Mujarrad Kufrihim.] Başlık, 'inançsızlığın' (küfür) tek başına, bireylere veya uluslara yönelik şiddetin gerekçesi olmadığını ortaya koyuyor. Başka bir yerde söylediği gibi, "Müslümanları Allah'ın dinini tesis etmekten alıkoymayanın küfürü kendisine zarar vermez." [İbn Teymiyye, Mecmû'a'tü'l-fetâvâ, 28:355.]
En önde gelen öğrencisi İbnü'l-Kayyim, casus belli konusunda aynı görüşü dile getirdi: “Öldürmek yalnızca savaşla yüzleşmek için gereklidir, inançsızlıkla yüzleşmek için değil. Bu nedenle kadınlar ve çocuklar öldürülmüyor, ne yaşlılar, ne körler, ne de savaşa katılmayan keşişler. Aksine, biz sadece bize karşı savaşanlarla savaşıyoruz. Bu, Reslullah'ın yer ehliyle olan yoluydu. Kendisine savaş ilan edenlerle, dinini kabul edinceye, barış antlaşması önerinceye veya haraç ödeyerek onun kontrolü altına girene kadar savaşacaktı.” [İbn Kayyım, Ahkâm-u Ehli'z-Zimme, 1:110.]
Bizans Roma veya Sasani Pers imparatorlukları gibi insanların İslam'ı kabul etmesini engelleyen düşman bir ulus olsaydı, Tanrı'nın mesajını onlara ulaştırmak ve halklarının dini korkusuzca özgürce kucaklamasına izin vermek için saldırgan bir cihat garanti edilirdi. Peygamber ve sahabeler zamanında, Romalılar İslam'ı benimseyen önde gelen vatandaşlarını idam ediyorlardı. Farwah ibn 'Amr al-Judhami, İslam'ı kabul ettiğini ve hatta ona hediyeler gönderdiğini söylemek için Peygamber'e yazdı.
Romalılar Farwah'ın dönüşümünü öğrendiklerinde, onu hapsettiler, öldürdüler ve cesedini halkın çarmıha gerilme tarzında sergilediler. [İbn Kesir, Al-Bidaya wa al-Nihaya, 7:348.] Bu ihlal bölgedeki herkese, Roma İmparatorluğu'nda İslam dinine geçmenin hoş görülmediğini işaret etti; İslam'ın barışçıl yayılışı tehdit altındaydı. İbn Teymiyye bu tür olaylardan Peygamber Efendimiz ve arkadaşlarının yürüttüğü saldırgan askeri kampanyaların yasal gerekçesi olarak bahseder: “Hıristiyanlar önce Müslümanlara savaş açmışlar, aralarında İslam'ı kabul edenleri haksız ve zalimce öldürmüşler; aksi takdirde, insanları isteyerek, zorlama olmaksızın İslam'a çağırmaları için onlara elçiler gönderiliyordu ve kimse İslam'a zorlanmıyordu.” [İbn Teymiyye, Qa’idah mukhtasarah fi qital al-kuffar, 1:136-37.]
İslam, her insanın gönüllü olarak kabul etme veya reddetme hakkıdır. Romalılar ve Persler yeni Müslümanlara acımasızca zulmetmişlerdi ve bu ezilen dönüşümleri kurtarmanın ve haklarını korumanın tek yolu, bu zalim imparatorluklara karşı inisiyatif almaktı. Sonuç olarak cihad, insan hayatını korumak ve adaletsizliği sona erdirmek için verilebilir, çünkü eğer ölülerse veya büyük ölçüde acı çekiyorlarsa, kişi dini uygulayamaz. Bu bağlamda, Zemahşerî (ö. 1144) gibi âlimlere atıfta bulunan İbn acar al-Haytami (ö. 1566), ilkeye göre, cihadın bu temel dini hedefe ulaştığı ölçüde bir zorunluluk olduğunu ileri sürmektedir. “Gerekliliği amaçların değil, araçların gerekliliğidir.” [İbn Hacer El Heysemi, Minhâcü’t-tâlibîn, 9:221.] Müslüman toplum ve İslam'ı dünya ile paylaşma misyonu savaşa başvurmadan korunabilirse, şiddetsizliğin yolu önceliklidir.
Uygulamada, ilk Müslümanlar barışçıl komşularına saldırmadılar. Bunun en iyi örneği Müslümanların Habeşistan (günümüz Etiyopya'sında) ile olan dostane ilişkileridir. Medine'ye göçten önce Habeşistan'da bazı Müslümanlara sığınma hakkı verildi. Habeşlilerin cömertliği takdir edilmedi. Peygamber, Müslümanları dostça kaldıkları sürece onlarla barışçıl ilişkiler sürdürmeye teşvik etti ve bu talimat ciddiye alındı, "Size dokunmadıkları müddetçe siz de Habeşlere dokunmayın. Sizi terkettikleri müddetçe siz de Türkleri terkedin. Onlara sataşmayın.” [Ebu Davud, Melahim, 4302.]
Hem İslam savaş dini olsa neden onlarca ayette herkese meydan okunuluyor ? Demekki tartışılacak kişiler varki Kuran’da bu böyle: Bakara 23-24. “Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. Yapamazsanız ki yapamayacaksınız o takdirde, inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.”
Bakara 111. "Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek" dediler; bu onların kuruntularıdır. De ki: "Sözünüz doğru ise delillerinizi getirin" …
Yine Kur’an’a göre “Hz. Muhammed (saw) ve Kur’an alemlere bir rahmettir. [Enbiya 107; Furkan 1.] Kur’an’ın rahmet olması için okunulması gerek, zorla Müslüman yapacaksak okumak neye yarar ki ? Hemde “rahmet” deniliyor, öldürmek mi “rahmet” ?
Ankebut 8. “Biz insana, anne ve babası hakkında güzel muâmele etmesini emrettik. Eğer onlar, bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seninle mücâdele ederlerse, o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.”
“Sûre-i Ankebût, Âyet 8; Sa’d b. Ebî Vakkas Radiyallâhu anhu’ya, annesinin kendisine İslâm’ı terk etmesi için baskı yapması üzerine nâzil olmuştur. Cennetle müjdelenen ve ilk Müslümanlardan olan Sa’d b. Ebî Vakkas Radiyallâhu anhu bu olayı şöyle anlatmaktadır: Anneme karşı çok iyi davranırdım. Ben Müslüman oldum. Bu sefer o: ″Ya dînini terk edersin, ya da ben ölünceye kadar bir şey yiyip içmeyeceğim. Böylece bana bu yaptıklarından dolayı ayıplanacaksın ve sana, -Ey annesinin kâtili!- denilecek″ dedi.
Birkaç gün bu şekilde kaldı, sonunda ona: ″Anneciğim! Senin yüz tane canın olsa ve bunların biri diğerinin arkasına çıksa, yine de ben bu dînimi terk edecek değilim. İster ye, ister yeme″ dedim. Bu hâlimi görünce yemek yedi. İşte bu olay üzerine: ″Biz insana, anne ve babası hakkında güzel muâmele etmesini emrettik. Eğer onlar, bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seninle mücâdele ederlerse, o zaman onlara itaat etme…″ diye devam eden Âyet-i Kerîme nâzil oldu.” [Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 30; Sahih-i Müslim, Fedâil’us-Sahâbe 5 (43).]
Ayet kafir anneye ve babaya karşı iyi davranmayı emrediyor, öldür demiyor.
Yine Maide 5’e göre Ehli Kitap’tan bir kadın ile evlenmek helal. Evlenmek helal ise öldürme söz konusu olamaz, hemde çoğu ayet hanıma iyi davranmayı emrediyor, öldürmek mi iyi davranış ? “Gayri meşrû ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşrû bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar (mehirlerini verdiğiniz takdirde) size helâldir.”
Şimdi biraz Peygamberin hayatına bakıp hadisleri değerlendirelim. İslam’da herkes öldürülemez. Bir bakalım öldürülmeyen kişiler kim ? : “Savaşlarda ibadetle meşgul olanların, yaşlıların, savaşmayan sivillerin, özellikle çocukların ve kadınların öldürülmesi yasaktır, günahtır.” [Buhari, 2792; Müslim, 1731,3280; İbn Hanbel, 17158; Ebu Davud, 2613, 2669; Beyhaki, es-Sünenu’l-kübra, 17934; Tahavi, Şerhu maani’l-âsar, 3/221.]
“Savaşa bizzat veya dolaylı biçimde katkıda bulunmayan kadınlar, çocuklar, akıl hastaları, özürlüler, hastalar, yaşlılar, mâbedlerde inzivaya çekilmiş din adamları ile kendi işlerini yürütmekte olan çiftçi, işçi ve iş adamlarının öldürülmesi yasaktır. Resûl-i Ekrem'in savaşlarda ölümlerin mümkün olduğu kadar azaltılması yönünde tavsiyeleri var.” [Serahsî,Şerhu's-Siyeri'l- kebîr, I, 78-79; Şevkânî, VIII, 71 vd.]
“Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Resulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever.” [Ebu Davud, Cihad, 90; Neylu’l-Evtar,7/246.]
“Düşman tarafın kadınlarına tecavüz etmek ve onlarla gayri meşrû ilişki kurmak yasaktır; hatta bazı mezheplere göre had cezasını gerektirir.” [A. Özel, Esir, DİA, XI/385.]
Karşı taraf Müslüman rehineleri bile öldürse suçun ferdiliği ilkesine göre düşman rehineleri öldürmek yasaktır. [Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ, s. 48; Serahsî, el-Mebsûṭ, X, 169.]
Düşman askerlerini yakmak veya cesetleri üzerine tahribat yapmak yasaktır. [Buhârî, “Cihâd”,149;Müslim,“Cihâd”, 3.]
Hz. Muhammed düşmana saldırı sırasında kin ve nefreti arttıracak davranışlardan sakınılmasını, iyilik ve güzelliğin şiar edinilmesini emretmiştir. [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 110, “Edahi”,11.]
Esir ve rehinelere kötü muamelede bulunulması yasaklanmış, barınma ve beslenmelerine özen gösterilmesi, aile fertlerinin birbirinden koparılmaması emredilmiş diğer milletlerin uyguladığı işkence vb. uygulamalardan Müslümanlar menedilmiştir. [Örnek olarak : Vâkıdî, II, 559; İbn Hişâm, II, 428-431; İbn Seyyidünnâs, II,141; Nur 32-33; Nisa 36.]
Yine İslam’da yağmalamak yasaktır : “Hz. Ebu Bekir Hz Üsame'ye şu talimatı vermiştir; “Ey Üsâme! İhanet etmeyin, haksızlık etmeyin, mal yağmalamayın, ölü cesedin azalarına dokunmayın ; çocuk, yaşlanmış, ihtiyar, kadın öldürmeyin, hurmalıkları kesip yakmayın meyveli bir ağacı da kesmeyin yemek maksadı olmaksızın davar, sığır, deve öldürmeyin yol boyu mâbedlere çekilmiş insanlara rastlayabilirsiniz, onlara dokunmayın, ibadetlerine karışmayın.” [İbnü'l-Esir, 2/335.]
“Resûl-i Ekrem'in, "Yağmalayan bizden değildir." [Ebû Dâvûd, “Hudûd", 14; Tirmizî, "Siyer", 40.]
"Yağma tıpkı murdar hayvan eti yemek gibi haramdır.” [Ebû Dâvûd, “Cihâd", 128.]
“Öldürme konusunda insanların affedici olanları Müslümanlardır.” [Müsned, I, 393; Ebû Dâvûd "Cihâd", 110; ibn Mâce,"Diyât", 30]
Bu hadise göre en affediciler biziz. Peki Tevbe 5 ile her ayet nesh edildi dersek ve herkes ile savaşırsak en affediciler nasıl biz olabiliriz ki ?
“Ebû Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.w.) Necd tarafına bir süvârî müfrezesi gönderdi. Bu müfreze Benû Hanîfe kabilesinden Sumâme ibn Usâl denilen bir kişiyi esîr edip getirdiler ve onu mescidin direklerinden birisine bağladılar. Akabinde Peygamber mescide çıktı ve ona: "Yâ Sumâme, yanında ne var (gönlünden ne geçiriyorsun ve benden ne umuyorsun)?" buyurdu. Sumâme: Gönlümde hayır (ümîdi) var yâ Muhammed! (Çünkü Sen zulmetmezsin; ihsan ve in'âm edersin.) Eğer sen beni öldürürsen, kanlı bir cânîyi öldürmüş olursun. Eğer bana in'âm edersen ni'mete karşı şükredici bir kişiye in'âm etmiş olursun. Eğer (kurtuluş fidyem için) mal istersen, ne kadar dilersen işte malım, dedi. Bu konuşmadan sonra Sumâme bağlı olarak bırakıldı.
Nihayet ertesi gün oldu, sonra Peygamber yine ona hitaben: "Yâ Sumâme, gönlünde ne var; ne umuyorsun?" dedi. O da: Gönlümde dün Sana söylediğim şey vardır. Eğer in'âm edersen, ni'mete karşı şükredici bir kimseye in'âm etmiş olursun! dedi. Peygamber onu o gün de bağlı olarak bıraktı. Nihayet üçüncü gün olunca Peygamber yine: "Yâ Sumâme, yanında ne var?" buyurdu. Sumâme de: Yanımda dün Sana söylediğim şey var, dedi. Peygamber: "Sumâme'yi salıveriniz!" buyurdu. Sumâme bağından salıverilince, hemen mescidin yakınındaki bir suya gitti, yıkandı, sonra mescide girdi ve: Eşhedu en lâ ilahe ille İlâh ve eşhedu enne Muhammeden rasûlullah dedi ve şöyle devam etti: Yâ Muhammed! Vallahi şu yeryüzünde bana Sen'in yüzünden daha düşman hiçbir yüz yoktu. Fakat bu sabah Sen'in yüzün, bana yüzlerin en sevimlisi olmuştur.
Vallahi dînlerden hiçbir dîn bana Sen'in dîninden ziyâde düşman gelmezdi. Fakat bu sabah Sen'in dînin bana göre dînlerin en sevilmişidir. Vallahi beldelerden hiçbir belde bana Sen'in belden kadar sevimsiz değildi. Fakat bu sabah Sen'in belden bana beldelerin en sevimlisi oldu. Ey Rasûl! Ben umre yapmaya niyet ettiğim sırada Sen'in süvarilerin beni yakalamışlardı. Şimdi Sen ne re'y edersin? dedi. Bunun üzerine Rasûlullah, Sumâme'yi (dünyâ ve âhiret saâdetiyle) müjdeledi ve umre yapmasını emretti. Sumâme umre yapmak için Mekke'ye varınca birisi ona: Dîninden başka bir dîne mi döndün? dedi. O da: Hayır vallahi ben dînden çıkmadım. Fakat ben Allah'ın Rasûlü olan Muhammed'in beraberinde müslümân oldum. Vallahi ben (sizin dîn dediğiniz müşrikliğe) dönmem ve Peygamber o hususta izin vermedikçe size Yemâme'den bir buğday tanesi gelmeyecektir, dedi.” [Buhari, Megazi, 72 (4372).]
Görüldüğü gibi, peygamber bu katili, bu müşriği öldürmüyor, onu salıyor. İslam savaş dini olsa peygamber niye para almadı ? Niye öldürmedi ?
Hz.Muhammed ilk ilahi vahiylerini Mekke'de aldı ve on üç yıl boyunca Mekkelilere İslam'ın mesajını barışçıl bir şekilde vaaz etti, ta ki dayanılmaz bir zulüm seviyesi onu ve takipçilerini daha sonra Medine olarak bilinen yakındaki Yesrib kasabasına kaçmaya zorlayana kadar. Bu göç, Peygamber’in yaşamının yeni "Medine evresini" işaret ediyordu. Mekke'den kaçmalarına rağmen, Kureyş aristokrasisinin önderliğindeki Mekkeliler, Medine'de yeni kurulan dini cemaati yok etme sözü verdiler. Peygamber’in yeni müttefiklerine tehdit mektubu yazarak, “Dostumuza koruma verdin. Allah'a yemin ederiz ki onunla savaşmalısın ya da onu sürgün etmelisin, yoksa sana tam güçle geleceğiz. Savaşan adamlarınızı öldüreceğiz, kadınlarınızı alacağız.” [Ebu Davud, Haraç, 3004.]
Bu bağlamda Allah nefsi müdafaada savaşa izin veren ilk ayetleri bildirmiştir. [Hac 39-40.] Klasik tefsirci İbn Kesir'e (ö. 1373) göre, ilk Müslüman otoritelerin çoğu, bunu savaş hakkında vahyedilen ilk ayet olarak kabul etti. [İbn Kesir Tefsiri, Hac suresi, 39. ayet Tefsiri.]
Burada oluşturulan ilke, saldırganlığın genel kural olduğu, ancak dayanılmaz bir adaletsizliği çözmek için gerekirse misillemeye izin verilebileceğidir. Artık Müslümanların uzun süreli dinsel zulüm ve şiddet içeren tehdide doğrudan bir yanıt olarak karşılık vermelerine izin verildi. Bu ayet, aynı zamanda, kişilerin ibadet yerlerinde haksız yere saldırıya uğradıklarında kendilerini savunma konusunda doğal bir hak tesis etmektedir. Bu tür yerler, sakinleri çatışmanın dışında kaldığı sürece güvenli bölgeler olarak düşünülmelidir. Medine döneminin başlarında bildirilen bir diğer önemli ayet saldırmama ilkesini pekiştirmektedir. [Bakara 190]
Kuran'ı baştan okursanız, bu savaştan bahseden ilk ayettir. Her iki Medine ayetinde de, savaşın yasal gerekçesi, düşman saldırganlığına orantılı bir yanıt olarak ortaya konmuştur. Saldırmama genel hükümdür ve savaş koşullar dışında bir istisnadır. İbn Teymiyye'nin da belirttiği gibi, "Varsayılan kural, adalet hakkı dışında insan kanının dokunulmaz olmasıdır." [İbn Teymiyye, al-Sarim al-maslul’ala shatim al-Rasul, cilt 1, s.104.]
İbn Kesir, bazı müfessirlerin ayeti kabul ettiği görüşünü kabul etmektedir. 'Neshedilebilir' ancak şu konuda aynı fikirde değildir: “Bu konu üzerinde düşünülmesi gerekir. Çünkü Allah Teâlâ'nın “Size harp açanlarla” kavli müslümanlarla savaşıp onlara düşmanlık edenlere karşı tahrik ve teşvik içindir. Yani onlar sizinle nasıl savaşıyorlarsa, siz de onlarla öylece savaşın, buyurmuştur. Tıpkı “Onlar sizinle topluca savaştıkları gibi siz de müşriklerle topluca savaşın” kavli gibi. Bu âyet-i kerîme'de ise “Ve onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onlan çıkarın” buyuruyor. Yani nasıl onların hedefi sizinle savaşmak ise sizin hedefiniz de onlarla savaşmak olsun. Onlar, sizi nasıl bulunduğunuz yerden çikarmışlarsa, kısas olarak siz de onları ülkelerinden çıkarmaya çalışın.” [Büyük Tefsir, Bakara suresi, 190. ayet Tefsiri.]
Dördüncü Halife Ali İbn Ebu Talip (ö. 661) Peygamber'in kılıcının üzerine kazınmış olan şu sözler olmuştur: "Sizi kesenlerle ilişkilerinizi sürdürün, kendinize karşı olsa bile doğruyu söyleyin ve Senin için kötü olana hayırlı.” [İbn al-Arabi al-Basri, Mu’jam İbn al-Arabi [Riyadh: Dar İbn al-Jawzi, 1997], 2:744, no. 1507; al-Albani tarafından “Silsilat al-ahadith al-sahihah wa shay’ min fiqhiha wa fawa’idiha”da sahih olarak kabul edilmiştir, 4:542, no. 1911.]
Ayşe (ö. 678) kılıcının sapına da benzer şekilde şöyle yazdı: “Şüphesiz, küstahlık içindeki insanların en kötüsü, onlara saldırmayanlara saldıranlar ve onunla savaşmayanları öldürenlerdir.” [Beyhakı, al-Sunan al-kubrá, 8:49, hadis no. 15896; tüm raviler güvenilir, hiçbirisi zayıf hadis rivayet etmemiştir.]
İbn Ömer (r.a.)’in haber verdiğine göre: “Rasûlullah (s.a.v.)’in savaşlarının birinde bir kadın öldürülmüş olarak bulundu, Rasûlullah (s.a.v.) bunu çirkin gördü ve kadınlarla çocukların öldürülmesini yasakladı.” [Dârimî, Siyer: 25; Buhârî, Cihâd: 146.] Esved b. Seri’ İbn Abbâs ve Sa’b b. Cessâme’den de hadis rivâyet edilmiştir.
Bu olayın bir başka rivayetinde, Peygamber neden öldürüldüğünü açıkça kınadığını söyledi, "O savaşmıyordu" ve ardından bir açıklama yaptı, "Çocukları veya işçileri öldürmeyin." [Ebu Davud, Cihad, 2669.] İbn Teymiyah bu rivayete yorum yaptı. "Çünkü Yüce Allah, yalnızca yaratılışın refahı için gerekli olduğu ölçüde can almaya izin verdi." [İbn Teymiyye, Majmu’ al-fatawà, 28:355.]
İbn Teymiyye şöyle demektedir: "Gerçekten de insanlara karşı iyilik ve bağışlama meselesi intikam ve intikam meselesinden önce gelir." [İbn Teymiyye, Minhaj al-Sunnah al-Nabawiyah, 4:327.]
Müslümanların güvenliğini ve özgürlüğünü şiddete başvurmadan sağlamanın bir yolu varsa, bu daha çok arzu edilen bir eylem olacaktır. Cihat ruhunu fetih veya tahakküm değil, adalet ve meşru müdafaa olarak ifade eden bazı önemli sembolik anlamlar da vardır. Peygamber, Müslüman ordusunun liderini bir silah olarak değil bir “kalkan” olarak tanımlamıştır: “Şüphesiz lider, arkasında savaştığı bir kalkandır ve onları korur. Yüce Allah korkusunu emreder ve adaletli davranırsa, bir mükafatı olacaktır. Başka bir şey emrederse, ona karşı olur.” [Müslim, Emirlik, 1841.]
Ebû İshâk (r.a.)’tan rivâyete göre: “Adamın biri, Berâ’ya, Rasûlullah (s.a.v.)’in yüzü kılıç gibi beyaz mıydı?” diye sordu. Berâ: “Hayır! Ay gibi parlaktı” dedi.” [Buhârî, Menakıb, 27; Dârimî, Mukaddime, 17; Tirmizi, Menakıb, 3636.] Bu savunma imgesi, Müslümanlara İslam'ın savaşa karşı genel tavrını aktarmanın mecazi bir yoludur. Müslüman ordusunun lideri bir tiran değil, bir kalkan ve koruyucudur; Peygamberin yüzü sert ve göz korkutucu değil, misafirperver ve davetkardı. Elbette sembolik anlamlar hukuki tartışmalarda fazla ağırlık taşımaz, ancak yine de dini anlamın kitlelere aktarılması için önemli mekanizmalardır.
Daha önce de belirtildiği gibi, Kureyş, Medine halkına Peygamberimizden vazgeçmezlerse erkeklerini öldürüp kadınlarını ve çocuklarını esir alacaklarına dair bir tehdit mektubu göndermişti. Ama onların gözdağı vermelerine nasıl tepki verdi? İlk hutbesi savaş ve intikam için uyandırıcı bir çağrı mıydı? Hayır, daha ziyade, inananların bu hayatta ve sonraki hayatta barışa ulaşmaları için barış, yardım ve Rab'be ibadet için sakin bir çağrı idi.
Hahabe Hz. Ammar ibn Yasir (ö. 657), dünya barışının mesajını İslam inancının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdi: “Üç niteliğe sahip olan, imanı tamamlamış olacaktır: Kendinizden başkalarına adalet, dünyaya huzur sunma ve fakirken bile hayır işlerine harcama.” [Buhari, İman, 28.]
Mümkün olduğu kadar sadece barış ve uzlaşma yollarının peşine düşülmemeli, aynı zamanda düşmanla yapılan antlaşmalar, vaatler ve ateşkesler sıkı bir şekilde yerine getirilmelidir.
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın en çok nefret ettiği isimler Savaş (Harb) ve Acılıktır (Murrah)." [Ebu Davud, Edep, 4950.]
Hz. Peygamber (s.a.w.) şöyle buyurmuştur : "Zarar vermeyin ve zarar vermeyin." [İbn Mâce, Hükümler, 2340.]
Bu ifade, İslam hukukundaki tüm eylemleri yöneten temel "beş maksat"tan biri haline gelmiştir. [Suyuti, el-Eşbah ve'n Nezair, 1:7-8.]
Başka bir kişiye veya hayvana zarar veren her eylem, daha büyük bir fayda sağlamak veya daha büyük bir zararı ortadan kaldırmak için alınmadıkça, "Daha büyük zarar, daha az zararla ortadan kaldırılır." [Ali Haydar, Dürerü’l-hükkâm şerhu Mecelleti’l-ahkâm, 1:40.]
İslam'da daha az zararı daha büyük bir zararla ortadan kaldırmak yasaktır. Savaş, insanlara, hayvanlara ve çevreye zarar veren en büyük insan faaliyetlerinden biridir. Bu nedenle, Allah'ın dediği gibi daha büyük bir zararı püskürtmek dışında başka bir şey yapılmamalıdır: "Zulüm öldürmekten daha kötüdür.” [Bakara 217]
Cizye alma konusuna deyineceksem. Bu Tevbe 29’da geçmektedir. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasul’ünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verene kadar savaşın.”
Her zamanki gibi “savaş” sözcüğünün üzeri fosforlu kalem ile çizilmiş, mercek ile üzerine odaklanmış fakat cizye nedir, nasıl bir vergidir, neden, niçin alınır tarzı sorular merak edilmemiş maalesef.
Cizye; İslam devleti sınırları içerisinde yaşayan gayrimüslimlerden can, mal ve özgürlüklerinin korunması karşılığında koruma bedeli olarak yılda bir kez alınan vergidir. Sadece yetişkin erkeklerden alınır bu vergi. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, işsizlerden, ihtiyarlardan ve din görevlilerinden cizye alınmaz. Zenginlerden yıllık 48, orta hallilerden 24, çalışmaya muktedir fakirlerden de 12 dirhem gümüş cizye alınmıştır.
Not : Dirhem bir ağırlık birimi olup Hz. Ömer zamanında 1 dirhem = 2,97 gr, Osmanlıda ise 1 dirhem = 3,2 gr civarındaydı.
Cizye konusunu biraz daha açarsak, şöyle ki; Bir İslam ülkesinin yaptığı savaş İslam adına olduğu için bu savaşa cihad denir ve sadece Müslümanlar katılabilir. Ülke içinde gayrimüslimler yaşasa da inanmadıkları din için onları savaştırmak doğru değil. Eğer Müslüman bir erkek gibi savaşmıyorsa o zaman bunun bir bedeli olmalı. Sonuçta aynı ülkede yaşıyoruz ve birileri canı ile ödüyorsa diğeri de en azından parasıyla, malıyla bu bedeli ödemeli. O yüzden gayrimüslim erkekten böyle bir vergi alınır ve bu devletin en doğal hakkıdır.
Ki cizye ilk kez İslâm devletlerinde uygulanan bir yöntem değil. Yunanlılardan Fenikelilere, Fenikelilerden Romalılara kadar birçok devlette cizye vergisi bulunurdu. Bu devletler de canlarını ve mallarını koruma güvencesine karşılık ellerinin altındaki halklardan cizye alırlardı. Aslında günümüzde de buna benzer bir uygulama var; Bedelli askerlik. Bedelli askerlikte de askerlik görevini yerine getirmek istemeyenler belli bir ücret karşılığında bundan muaf tutuluyor.
Gelelim savaş kısmına; cizye vermeyen kişi ile savaşmak nedir? Savaş denince aklınıza hemen kılıç-kalkan gelmesin. Öncelikle şunu bilmek lazım; vergisini vermediğiniz her devlet sizinle savaşır. Belki ilk başlarda güzellikle savaşır ama daha sonra bu vergi zorla da alınır. Faturalarını ödemezsen doğalgazın, elektriğin, suyun, kesilir. Borçlarını ödemezsen haciz gelir, mal varlığına el konulur hatta sonra da hapis! Nadiri bu konuyu tefsirinde değinmiştir yukarda, bunu daha önce görmüştük.
Ayrıca diyelim ki Türkiye’de A şehri halkı “biz erkeklerimizi askere yollamıyoruz ve bedelli askerlik parasını da yatırmıyoruz” şeklinde bir karar alsın. Böyle bir durumda devlet, silahlı kuvvetlerini gönderir ve halkla sıcak savaşa da girebilir. Ayetteki “cizye için savaşma” kısmı da bundan ibarettir. Aynı şekilde müslümanlardan zekat alınırken de benzer yöntemler kullanılır. Bir müslüman hem iman ettiğini söyleyip hem de ben zekat vermek istemiyorum diyemez. Ekonomik durumu yettiği taktirde zekâtını ödemek zorundadır. Nitekim Hz. Ebubekir’in halifelik döneminde zekat vermeyenlerle savaştığını da biliyoruz. Zira zekat diğer ibadetler gibi kişisel değil aynı zamanda devletin sosyal, ekonomik durumunu da doğrudan etkileyen bir uygulama.
İddia: Hz. Cabir radiyallahu anh anlatıyor: “Resulullah (sav) (bir gün): "Ka'b İbnu'l-Eşref'in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah ve Resulüne eza veriyor!" buyurdular. Muhammed İbnu Mesleme (ra) atılarak: "Onu öldürmemi ister misiniz?" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Evet!" deyince Muhammed İbnu Mesleme: "Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz? [Güvenini kazanmamız için buna gerek olacak]" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "İstediğinizi söyleyin" buyurdu. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme (ra) Ka'b İbnu'l-Eşref'e gelip onunla konuştu, aralarındaki (eski) dostluğu hatırlattı ve: "Şu adam var ya, sadaka istiyor ve bize sıkıntı oluyor!" dedi. Ka'b bunu işitince: "Ha şöyle! Vallahi ondan daha da çekeceksiniz!" dedi.
Muhammed İbnu Mesleme: "Biz ona şimdi gerçekten tabi olduk. Onu büsbütün terkedip sonunun ne olacağını seyretmekten de korkuyoruz" dedi. Ka'b "Söyle bana" dedi, "içinde ne var, ne yapmak istiyorsunuz?" Muhammed: "Onu yalnız bırakmak, ondan ayrılmak istiyoruz" deyince, Ka'b): "Şimdi beni mesrur ettin" dedi. Muhammed ilave etti: "Bana biraz ödünç vermeni talebediyorum." dedi. Ka'b da: "Bana rehin olarak ne bırakacaksın?" diye sordu. Muhammed İbnu Mesleme: "Ne istersin?" dedi. Ka'b: "Kadınlarınızı bana rehin bırakmalısın!" dedi. "Ama sen Arapların en yakışıklısısın. Sana kadınlarımızı nasıl rehin bırakalım? [Şu yakışıklılığın sebebiyle hangi kadın nefsini senden men edebilir?]" dedi. Ka'b: "Öyleyse çocuklarınızı rehin bırakırsınız!" dedi. "Ama nasıl olur, birimizin çocuğuna hakaret edip: "Bir veya iki vask hurma karşılığında rehin edildin" diye başıma kakarlar. Ama sana zırhları yani silahı rehin bırakalım" dedi. (Ka'b bu teklifi makul bulup:) "Pekala, bu olur!" dedi.
Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme, ona el Haris İbnu'l-Evs, Ebu Abs İbnu Cebr ve Abbad İbnu Bişr ile birlikte gelmek üzere randevulaştı. Bunlar geceleyin gelip onu (dışarı) çağırdılar. Ka'b yanlarına indi. Kadını: "Ben bazı sesler işitiyorum, bu sanki kan sesidir (gitme!)" dedi. Ancak O: "Hayır, bu gelen Muhammed İbnu Mesleme ile süt kardeşi ve Ebu Nale'dir. Mert kişi geceleyin yaralanmaya bile çağırılsa icabet eder!" dedi.
Muhammed İbnu Mesleme arkadaşına: "Gelince, ben elimi başına uzatacağım. Onu tam yakaladım mı göreyim sizi!" dedi. Ka'b kılıncını kuşanmış olarak indi. "Sende tiyb kokusu hissediyoruz!" dediler. Ka'b: "Evet! nikahımda falan kadın var. Arap kadınlarının (sevdiği) kokuyu sürüyorum" dedi. Muhammed İbnu Mesleme: "Ondan koklamama müsaade eder misin?" dedi. Ka'b: Tabii ederim, kokla!" dedi. Muhammed yakalayıp kokladı. Sonra: "Bir kere daha koklamama müsaade eder misin?" dedi. Sonra onu yakaladı. "Göreyim sizi!" dedi ve orada öldürdüler.” [Buhari, Megazi 15, Rehn 3, Cihad 158, 159; Muslim, Cihad 119, (1801); Ebu Davud, Cihad 169, (2768).]
Hz. Muhammed (s.a.w.) sırf birisi ona hakaret etti diye, onu öldürttürüyor.
Cevap: Peygamber efendimiz, Kab bin Eşrefi sırf hakaret ettiği için öldürmüyor. Ka’b b. Eşref, hz. peygambere ve müslümanlara diş bileyen, İslâmiyet’i ortadan kaldırmak için tuzaklar tertiplemeyi biriydi. Rasûlullah’ı zehirlemek için bir düğün yemeğine davet etmişti. [Mevlâna Şiblî Numâni, Sîretü’n-Nebî, I, s, 260; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, XII, s, 113.]
Tarihçi, müfessir İbn Kesir Ka’b hakkında ne aktarıyor bakalım: “Mûsâ b. Ukbe ve İbn İshak şöyle aktardı: "Daha sonra Müslümanlara kin besleyerek Medine'ye döndü. Müşriklerin Peygamberimizle savaşma rızasını alana kadar Mekke'den çıkmadı. Sonra Ümmü'l-Fazl bint Hâris’e ve diğer müslüman kadınlara hakaret etti.” [İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 4, s, 6.]
Bakın hem müslümanlara kin besliyor, hem kadınlara hakaret ediyor, hem müslümanlara karşı savaşa teşvik ediyor, hem peygambere süikast düzenliyor. Bununla da yetinmeyen Ka’b, Medine’de Müslümanların en hassas oldukları noktalardan birisi olan namus duygusuna dil uzatacak kadar ileri giderdi. [Salih Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, İst., 2004, II, s, 78-79.]
İmam Kurtubi diyorde Ka’b’bın kötülüklerini zikrediyor: “Ka'b şair birisi idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve ashabını hicvederdi. Kureyş kâfirlerini ona karşı kışkırtırdı. Müslümanların hanımlarını da diline dolardı.” [Kurtubi Tefsiri, Ali İmran suresi, 186. ayet Tefsiri.]
Bunun aynısını yine pek çok tefsirde görebiliriz: “Ka'b İbn Eşref, onu hicvetmiş ve insanları ona muhalefet etmeye teşvik etmiştir.” [Tefsiri-Kebir, Ali İmran suresi, 186. ayet Tefsiri.]
“Medine’de oturan Kâ‘b, Bedir Gazvesi sonunda müşriklerin mağlûp olduklarına ve yetmiş ölü verdiklerine dair haber Medine’ye ulaşınca bunun doğruluğuna inanmamış, “Gerçekten Muhammed bu kadar kişiyi öldürmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır” diyerek tepki göstermişti. Ancak haberin doğru olduğu ortaya çıkınca tâziyede bulunmak ve Kureyş’i müslümanlar aleyhine kışkırtmak için kırk kadar adamıyla birlikte Mekke’ye giderek müslümanlara karşı savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaştı … Kâ‘b’ın öldürüldüğünü duyan yahudiler hayatlarından endişe etmeye başladılar. Bir kısmı Resûlullah’a gidip onun suçsuz yere öldürüldüğünü söyledi. Hz. Peygamber onları Kâ‘b gibi faaliyette bulunmamaları konusunda uyardı ve müslümanlara ihanet etmemek üzere antlaşma yapmaya çağırdı; yahudiler de bu teklifi kabul etti. Resûlullah, Remle bint Hâris’in evinde yahudilerle bir araya gelerek onlarla antlaşma yaptı ve antlaşma metnini Hz. Ali’ye yazdırdı.” [DİA, madde: Ka’b b. Eşref.]
Hem savaşıyor, hemde İbn Hacer’de geçtiği gibi, anlaşmasını bozuyor: “Beni Nadir: Büyük bir yahûdî kabîlesidir. Resûlüllah (s.a.w.) Medine'ye hicret ettiği vakit onunla muharebe etmeyeceklerine ve ona karşı düşmana yardımda bulunmayacaklarına söz vermişler; muahede yapmışlardı. Bunların malları, hurmalıkları ve evleri Medine civarında idi. Müteakiben ahidlerini bozdular. İçlerinden Kâb b. Eşref yanına kırk süvârî alarak Kureyş'e gitti; ve onlarla ittifak etti.” [İbn Hacer, Ahmed Davudoğlu, Selamet Yolları, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Sönmez Yayınları: 4:138-139.]
Anlaşma açık şekilde anlatılıyor, bu da yahudilerin, müşriklerle anlaşma yapmamasıdır. Bunların hepsini onaylayan Ebu Davud’dan hadis vardır. [Ebu Davud, Haraç, 3000.]
Yine Ka’b bin Eşref bir gece adamlarıyla beraber, peygamber tarafından kurulan müslümanların pazar olarak kullandıkları çadırın iplerini kesti ve çadırı yıktı. [Hamidullah, c. 1; 1993; 1074.]
Unutmayalım ki çoğu ayet Ka’b hakkında inmiştir, İhlas suresi bile Ka‘b b. Eşref ile Huyey b. Ahtab’ın Hz. Peygamber’e “bize Rabbini anlat” demeleri üzerine nazil olmuştur. [Celâleddîn Abdurrahman es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr fi’t-tefsîri bi’l-me’sûr, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî [Kahire: Merkezu Hicr, 2003], 15: 743-745.] Böylece ne kadar büyük bir bela olduğunu ve sadece hakaret ettiği için öldürülmediğini anlıyoruz.
Daha önce aktardığım gibi: “Resulullah (a.s.m) hiçbir zaman kendi nefsi (şahsına yönelik yapılan haksızlıklar) için kimseden intikam almadı. O sadece Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyenlere karşı tavır koyar ve ceza verirdi.” [Buharî, Menakıb, 23.]
Denildiği gibi, peygamber hiçbir zaman intikam almamıştır. Peygamberin Ka’b’ı öldürmesinden sonra yahûdiler korkuya kapılarak hareketlerine çekidüzen vermişlerdir. [Vâkıdî, el-Meğâzî, c. 1, s. 179; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 4, s. 7-8.] Bu hâdiseden sonradır ki, tarihte fitne ve fesad çıkarmakla meşhur olan yahudîler, bir nebze de olsa müslümanlara karşı hürmetkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Onun öldürülmesi, aynı düşünceye sahip olup onu gibi hareket eden kişiler üzerinde psikolojik bir baskı oluşturdu. Doğal olarak da bu durum, müslümanların en azından belli bir süre hakarete, alaya maruz kalmadan yaşamlarını sürdürmelerine kolaylık sağladı. Eğer bize şu şekilde: “Ka’b sadece savaş emri verdi, kendisi kimseyi öldürmedi” cevap verilirse. Biz deriz ki: “Peygamberde onu öldürmedi, sadece emretti.”
Son olarak yinede hatırlatıyım, İslam barıştır, kelimenin kökü bile barış anlamına gelir.
Yine bu konuda şu yazılar okunulabilir :