
Forumdaki son iletiler
Son 15 cevap
Son 10 konu
[box type= align="alignleft" class="" width=""]
İyi bir B-Y forumu yazarı nasıl olunur:
- Öncelikle açacağınız konuya ne çok uzun ne de çok kısa ve konuyu çok iyi açıklayan bir başlık atmalısınız. Başlığı okuyan konuyu anlamalı. Daha sonra mesajınızı uzun olarak, ayrıntılandırarak yazmalısınız. Mesajı ayrıntılandırmaktan kaçınmayın, ne dediğimi herkes anladı diye düşünmeyin. Çünkü yazar öyle sansa bile, okuyucu çoğu zaman kısa yazılardan ne denmek istendiğini anlayamıyor.
- Konu açarken konu başlığını çok kısa veya uzun girmemelisiniz ve konuyla alakalı bir başlık olmalı. "Yardım edin", "Bir sorum var" gibi konunun içeriğini anlatmayan başlıklar olmamalı. Veya soruyu uzunca başlık kısmına yazmamalısınız. Başlık atarken kendinizin bu konuyu Google'da nasıl aratacaksanız o şekilde bir başlık atmanız uygun olur. Örneğin karışmayan denizleri Google'da aratan kişi "Birbirine karışmayan denizler" olarak aratır.
- Ayrıca telefondan yazsanız dahi noktalama işaretlerini kullanarak yazın ki yazdıklarınız anlaşılır ve kaliteli olsun ve cevap gecikmesin.
- Her konuyu ilgili forumda açınız. Örneğin dini soru soracaksanız "Bir sohbet aç" forumunda açmayınız.
- Her konu için ayrı konu başlığı açalım. Bir konu başlığı altında daldan dala konmayalım. Bir konuyu tartışırken aklımıza yeni bir konu gelirse, yeni bir konu olarak açalım.
- Kanunlara aykırı olarak yapılan yorumları haber vermek için yorumun altındaki rapor butonuna tıklayınız. Detaylar Kullanım koşullarında.
Üye olamıyorum: Üyelik adınızı İngilizce karakterlerle ve boşluk olmadan oluşturunuz. Sonra e-posta adresine gelen doğrulama linkini tıklayınız. E-posta gelmediyse spam veya gereksiz kutusuna bakınız.
[/box]
İlgili yazılar: dinvemitolojinoktacom/2017/11/tahrim-suresinde-konusan-muhammeddir.html?m=1
dinvemitolojinoktacom/2019/10/kipti-mariye.html?m=1
İddia I: Tahrim 1-5. "Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir."
Pek çok tefsirde işlendiği gibi, Muhammed, 'sırası' Hafsa'ya geldiği bir günde, Hafsa'nın evine gider. Hafsa yoktur. O sırada da cariyesi eve gelir. Muhammed, Marya ile odaya çekilmiştir. Bu esnada Hafsa da eve gelmiştir. Geldiğinde, durumu görür ve doğal olarak tepki verir. Çünkü olay, kendi gününde ve kendi evinde yaşanmaktadır. Muhammed de durumu toparlamak için, 'Vallahi bir daha Marya'yla yatmıyacağım.' diye yemin eder.
Cevap: İddia sahibi pek çok tefsirde geçtiğini söylemiş fakat çoğunun bunu sahih kabul etmediğini söylememiştir. İlk başta Taberi’ye bakalım, sonuçta kendisi tarihçi ve rivayet tefsirine sahip bir müfessir: “Âyet-i kerime’de zikredilen ve Resûlüllah’ın, kendisine haram kıldığı beyan edilen şeyden maksat, bir kısım âlimlere göre, cariyesi Mâriye el-Kipti-ye'dir. Diğer bazılarına göre ise bal şerbetidir. Bu surenin baş tarafında bulunan âyetlerin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikredilmiştir.
Bunlardan biri şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cariyesi Mâriye el-Kıptiyye'ye yaklaşmayı kendisne haram kılmış ve bunun için de yemin etmiştir. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu surenin baş tarafında bulunan âyetleri indirmiş, Resûlüllah’a, helal olan cariyesini kendisine haram kılmasından dolayı sitem etmiştir. Böylece bu haram olma durumunu herhangi bir müeyyideye tabi tutmadan kaldımııştır. Yeminini bozması için de yemin keffareti vermesini emretmiştir. Zeyd b. Eşlem, Mesruk, Abdurrahman b. Zeyd, Dehhak ve Âmir eş-Şa'bi bu görüştedirler. Bu olay şöyle cereyan etmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cariyesi ve oğlu İbrahim'in annesi olan Mâriye el-Kıptiyye ile, hanımı Hafsa'nın evinde bir araya gelmiş bunu gören Hafsa ise onları kıskanmış ve Resûlüllah’a sitem etmiştir.
Resûlüllah da cariyesi Mâriyeyi kendisine haram kılmıştır. Bunun zürerine Hefsa: " Ey Allah'ın Resulü, Allah'ın sana helal kıldığı bir şeyi nasıl haram kılarsın?" demiş, Resûlüllah Mâriye'ye bir daha yaklaşmayacağına dair Hafsa'nın yanında Allah’a yemin etmiştir. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu surenin baş tarafında bulunan âyetleri indirmiş, Resûlüllah’ın haram kılmasını geçersiz saymış, yemin için de keffaret vermesini emretmiştir. Halbuki Resûlüllah, Hafsa'ya bu meseleyi gizli tutmasını söylemişti. Fakat Hafsa meseleyi Âişe'ye anlatmış, bunun üzerine de âyetler inmiş ve meseleyi açıklığa kavuşturmuştur.
Âyetlerin nüzul sebebi hakkında zikredilen ve daha sahih hadislerce de kuvvetlendirilen diğer bir görüş ise şudur: Resûlüllah, hanımlarından Zeyneb Bint-i Cahş'ın evinde, diğer bir Rivâyette Hafsa'nın evinde bal şerbeti içmiştir. Zeyneb'i kıskanan Âişe ve Hafsa, diğer bir Rivâyette Hafsa'yı kıskanan Âişe ve Şevde, Resûlüllah yanlarına geldiği zaman ona ağzının, meşe ağacından akan reçinenin kokması gibi koktuğunu söylemişler, Resûlüllah ise bal içtiğini söylemiş ve bir daha da içmeyeceğine dair yemin etmiştir. Bu durumu da diğer hanımlarına söylememesini tenbih etmiştir. Fakat hanımlarından biri, bu durumu açığa vurunca bu âyetler nazil olmuş ve Resûlüllah’ın, kendisine helal olan şeyleri haram kılmamasını ve yemini için de keffaret vermesini emretmiştir.
Resûlüllah’ın, bal şerbetini, hanımlarından Zeyneb Bint-i Cahş'ın yanında içtiğini beyan eden bir hadiste Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyneb Bint-i Cahş'ın yanında bal şerbeti içer ve onun yarında dururdu. Bir gün Hafsa ile ben şöyle anlaştık: Resûlüllah hangimize gelecek olursa "Sen reçine yemişsin. Sende reçine kokusu hissediyorum." diyelim. Resûlüllah bunlardan birinin yanına varınca o Resûlüllah’a bu sözü söylemiş, Resûlüllah da "Hayır, Zeyneb Bint-i Cahş'ın yanında bal şerbeti içtim. Onu bir daha içmeyeceğim. Buna dair yemin ettim. Sen bunu kimseye söyleme." demiştir. [Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 66, bab: 1]
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ömer b. el-Hattab'a. bir âyetin izahını sormak için bir yıl bekledim. Onun heybetinden çekinerek soramıyordum. Nihâyet Hacca gitti. Ben de onunla beraber Hacca gittim. Hacdan dönerken yolda Ömer bir ihtiyacı için çalıların arasına gitti. Onu bekledim. İşini bitirince onunla beraber yürüdüm ve ona dedim ki: "Ey mü’minlerin emin, Resûlüllah’ın hanımlarından, ona karşı iş birliği yapmak isteyen iki hanımı kimdir?" Ömer: "Onlar Hafsa ve Âişe'dir." dedi. [Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 66, bab: 2]
Resûlüllah’ın, bal şerbetini, Zeyneb Bint-i Cahş'ın yanında değil de Hafsa'nın yanında içtiğini beyan eden bir Rivâyette de Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki: "Resûlüllah balı ve tatlıyı severdi. İkindi namazından geldikten sonra hanımlarının yanına gider ve onlarla ilgilenirdi. Bir gün Ömer'in kızı Hafsa'nın yanına girdi. Orada her zamankinden daha çok kaldı. Ben ise bunu kıskandım ve sebebini sordum.
Bana denildi ki: "Hafsa'nın akrabalarından bir kadın ona bir küçük tulum bal hediye etmiş o da bu baldan Resûlüllah’a şerbet sunmuş. Dedim ki: "Vallahi biz bunun için bir tuzak kuracağız. Sevde'ye dedim ki: "Resûlüllah senin yanına geldiğinde sana yaklaşınca de ki: "Sen reçine yemişsin." O sana diyecektir ki: "Hayır." Sen ona de ki: "Peki senden gelen bu koku nedir?" O, sana "Hafsa bana bal şerbeti içirdi." diyecektir. Sen de ona de ki: "Onun balını yapan anlar Urfut ağacından çiçek almışlar." Ben de böyle söyleyeceğim." Safiye'ye de dedim ki: "Ey Safiye sen de böyle söyle.
Âişe diyor ki: "Şevde dedi ki: "Allah’a yemin olsun ki aradan çok vakit geçmeden Resûlüllah, kapıya geldi. Senden korktuğum için Resûlüllahı, bana dediğin gibi karşılamak istedim." Resûlüllah Sevde'ye yaklaşınca o Resûlüllah’a: "Ey Allah'ın Resulü, sen reçine yemişsin." dedi. Resûlüllah: "Hayır." dedi. Şevde ise: "O halde senden gelen bu koku ne?" dedi. Resûlüllah: "Hafsa bana bal şerbeti içirdi." dedi. Şevde "O balın anları urfut ağacından çiçek almış." dedi. Âişe diyor ki: "Resûlüllah bana gelince ben de ona aynı şeyi söyledim. Safıye'ye gidince o da aynı şeyi söyledi. Re-sufullah tekrar Hafsa'ya gidince, Hafsa: "Ey Allah'ın Resulü, ben sana bunu içirmeyeyimmi?" dedi. Resûlüllah: "Hayır. Benim ona ihtiyacım yoktur." dedi. Âişe diyor ki: "Şevde şöyle diyordu. "Allah’a yemin olsun ki biz Resûlüllahı o baldan mahrum ettik." Ben de ona dedim ki: "Sus konuşma." [Buhari, K. et-Talâk, bab: 8]” [Taberi Tefsiri, Tahrim Suresi, 1. Ayet Tefsiri]
“Bu görüşlerin en sahih olanları birincisi, en zayıfları ortancasıdır. İbnu'l-Arabi dedi ki: Bunun sened itibariyle zayıf olması, ravilerinin adaletli olmayışından dolayıdır.” [Kurtubi Tefsiri, Tahrim Suresi, 1. Ayet Tefsiri]
Kurtûbî “ilk görüş” derken “bal görüşünden” bahsediyor. Kendi tefsirinde ilk görüşü naklederken "bal şerbeti" rivayetini koyar. Ortada ki görüş “bal görüşü” ile alakalı fakat sadece kişiler değişiyor. Birisinde Zeynep söyledi deniliyor öbüründe Hz. Hafsa. Son görüş ise “Hz Maria ile alakalı görüş”.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberâni, İbn Merdûye, Buhari, Müslim, Tirmizi, Begavi, İbn Sa'd, Abd b. Humeyd'in Abdullah b. Utbe, Alusi, Vehbe Zuhayli, İbnü’l-Arabi, Nesai, Kadı İyaz, İmam Nevevi, Hafız Bedrettin el-Aynî, İbn Kesir, İbn Hümam ve birçok alim bal hadisesini sahih kabul eder. [Ed-Durul-Mensur Tefsiri, Tahrim Suresi, 1. ayet Tefsiri; Alûsî, age. XXVIII,147; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/ 896-898; İzzet Derveze Tefsiri, Tahrim Suresi, 1. ayet Tefsiri; Tefsirü’l-Münir, c. 14, s. 545; Mevdudi Tefsiri, Tahrim Suresi, 1. ayet Tefsiri.]
"Birinci [Mariye] izah, Hasan el-Basrî, Mücâhid, Katâde, Şa'bî, Mesrûk ve Sâbit'in rivayetine göre Enes'in görüşüdür." [Tefsiri-Kebir, Tahrim suresi, 1. ayet Tefsiri.]
Görüldüğü gibi, bu olay Enes bin Malik’in kendi görüşüdür.
"Darakutni'nin Ömer'den rivayet ettiğine göre "Rasulullah kendisine Kıpti Mariye'yi haram kılmıştır." şeklindeki rivayete gelince, bu her ne kadar mana bakımından yakın görünüyor ise de ne bir sahih hadis kitabında zikredilmiş ne de adil bir ravi bunu nakletmiştir." [İbnü'l-Arabî, Ahkâmul-Kur'an, IV/1833-1834.]
İddia II: İbnu Şihâb şöyle demiştir: "Bana Ubeydullah İbnu Abdullah İbn Ebî Sevr, Abdullah ibn Abbâs (r.a.)'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında "Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kaibleriniz eğrildi..." [et-Tahrîm: 4] buyurduğu, Peygamber'in zevcelerinden ikisinin kim olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hacc yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer halâya gitti, nihayet benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı. Ben: - Ey Mü'minlerin Emîri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kaibleriniz eğrildi..." buyurmuştur? diye sordum.
Ömer bana: - Hayret ederim sana ey Abbâs oğlu! (Onlar) Hafsa ile Âişe'dir, dedi. Sonra Ömer hadîse yönelip onu sevkederek şöyle dedi: - Ben Ensâr'dan bir komşum ile beraber Benû Umeyye İbn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avâlî denilen semtindedir. (Birşey öğrenmek ümidiyle) Peygamber'in yanına nevbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dâir (ne duyarsam) haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensâr üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim. Derken bizim kadınlarımız, Ensâr kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevâb verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevâb vermesinden hoşlanmadım; azarladım.
Bunun üzerine o, şunları söyledi: - Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münâsib görmüyorsun? Vallahi Peygamber'in zevceleri bile O'na karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar Peygamber'in yanma uğramıyor! dedi. Karımın bu sözleri beni ürküttü. Ben: - Onlardan kim bunu yaparsa perîşân olur; büyük günâh işlemiş olur, dedim. Sonra elbisemi üzerime topladım, yânı giyindim ve Hafsa'nm yanına girdim. Ve ona: - Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün tâ geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık eder mi? dedim. O: - Evet, dedi. Ben: - O kadın perîşân olmuş ve zarar etmiştir. Herbiriniz kendine Allah'ın Rasûlü'nün öfkesinden dolayı Allah’ın sizi harap etmesinden korkmuyormusunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Rasûlü'ne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi birşey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyâcın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Rasûlullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, Âişe'yi kasdediyor).
Ve biz o sırada: "Gassâniler bize (karşı) gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış" diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde Peygamber'in yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve: - O uyuyor mu? dedi. Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım. O: - Büyük bir iş meydana geldi, dedi. Ben: - Nedir o; Gassânîler mi geldi? dedim. - Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Rasülullah (s.a.w.) kadınlarını boşamış, dedi. Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamakla çıkıp kendisine ait bir meşrubeye ("şerbetlik" denilen sekili bir hücreye) girdi ve orada yalnız kaldı.
Ben Hafsa'nm yanına girdim, gördüm ki ağlıyor. Ben: - Seni ağlatan nedir? Ben seni sakındırmış değil miydim? Rasûlullah sizleri boşadı mı? dedim. Hafsa: - Bilmiyorum. O, işte tâ şu meşrubede, dedi. Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bâzıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdânımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o meşrubeye geldim. Ve Peygamber'in siyah uşağına: - Ömer için izin iste! dedim. İçeriye girdi, Peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve: - Seni Peygamber'e söyledim; birşey demedi, dedi.
Oradan ayrıldım, nihayet mescidde minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Uşağa geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar uşağa geldim. Ve: - Ömer için izin iste! dedim. Uşak bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor: - Rasûlullah sana izin verdi, dedi. Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Rasûlullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücûdunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lîfi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selâm verdi.
Sonra ayakta dikelerek: - Kadınlarını boşadın mı? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti de: - "Hayır", dedi. Sonra ben yine ayakta dikelerek şöyle dedim: - Yâ Rasûlallah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar. Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim: - Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdim de: Sakın arkadaşının Peygamber'e senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın (Âişe'yi kasdediyor), dedim. Peygamber bir daha gülümsedi.
Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben: - (Yâ Rasûlallah!) Allah'a duâ et, ümmetine genişlik versin. Çünkü Farslar ve Romalılar'a genişlik verilmiş ve onlara dünyâ ihsan olunmuş; hâlbuki onlar Allah'a ibâdet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince dayanmış iken doğruldu da: - "Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattâb oğlu! Onlar hoşlukları dünyâ hayâtında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir" buyurdu. Ben de: - Yâ Rasûlallah, benim için istiğfar ediver, dedim. İşte Peygamber Hafsa Âişe'ye açıkladığı zaman o sözden dolayı ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, Peygamberi'ni azarladı [et-Tahrîm-. 1-4]. Yirmidokuz gece geçince Rasûlullah, Âişe'nin yanına girdi ve Âişe ile başladı.
Âişe O'na: - (Yâ Rasûlallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemîn etmiştin. Hâlbuki biz yirmidokuz(uncu) gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyle sayıyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.w.): - "(Kendisinde yemîn ettiğim) ay, yirmidokuzdur; işte bu ay da yirmidokuz oldu" buyurdu. Âişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma âyeti [el-Ahzâb: 28-29] indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi: - "Ben sana bir emir anlatacağım. Cevâb hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, tâ ki ebeveynine dam-şasin". Âişe dedi ki: - Kat'î biliyorum ki, ebeveynim bana senden ayrılmamı emretmezler.
Sonra Peygamber şöyle dedi: - "Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünyâ hayâtım ve onun zînetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allahh ve Rasülü'nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır." [el-Ahzâb: 28-29]. Ben de: - Ay! Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Rasûlü'nü ve âhiret yurdunu isterim, dedim. Sonra Rasûlullah, bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Âişe'nin dediği gibi söylediler." [Buhari, Mezalim, 25, 2468; Müslim, Talak, 40, 1479; Buhari, Nikah, 84, 5191.]
Bu hadis iki önemli tarihi detay içerdigi için önemlidir. İlk olarak Ömer'in kendi itirafı ile "Ensar kadınların erkekleri üzerinde üstünlük sağladıklarını" ortaya koyuyor. Abartılı olduğunu düşünşek bile Medine'deki kadınların, Kur'an'a göre hayat süren hemcinslerinden daha fazla hak ve yetkiye olduğu açıktır. Ömer ve Muhammed'in geldiği yer olan Kur'an kabilesinin evi Mekke, daha yobaz, dinin ağır bastığı bir yerdi. Dinin egemen olduğu şehirlerde yaşayan insanlar diğer şehirlerde yaşayanlardan daha yobazlardı. Din her zaman kadınlara boyun eğdirmede ve onların elinden insani haklarının alınmasında önemli rol oynamıştır.
Bu yüzden Mekke'deki kadınların Arabistan'da başka bir yerde yaşayanlardan ve özellikle de Yahudiler ve Hristiyanlar gibi uygar uluslara ev sahipliği yapan daha kozmopolit bir şehir olan Medine'den daha bastırılmış olması doğaldır. Ömer ve Muhammed'in kadınları bu özgürleştirici atmosferi beğendi ve göreceli özgürlüklerini kullanmaya başladı. Elbette bu tutum kadınlara haklar tanıma taraftarı olmayan Mekke'deki iki adam olan Ômer ve Muhammed ile uyuşmuyordu ve bu Hadis'in gösterdiği gibi karılarına keşfettikleri yeni imtiyazlar ve isyanları yüzünden kızıyorlardı. Bu hadisin önemi İslam'dan, Muhammed'den ve onun kadın düşmanı halifelerinden önce kadınların daha fazla özgürlüğe sahip olduğunu kanıtlıyor olmasıdır.
İslam'da kadınların içler acısı statüsünün ilahi bir karar olmadığı, 1400 yıl önce kadınların Mekke'de nasıl muamele gördügünün bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Kur'an'da ve hadislerde kadınların kocalarına itaatkâr olmalarının önemine çok fazla vurgu yapılması aslında Muhammed'in genç ve asi eşlerini kontrol etme arzusunun bir göstergesidir. [Nisa: 34]
Cevap: Bunu iddia etmek, en büyük art niyettir. Bu hadisi yorumlayan alimler şöyle demektedirler: "Medîneli Ensâr'ın kadınlara karşı bu tutumları, İslâm devletindeki kadın hakk ve hürriyeti bakımından önemli bir tatbikattır." İddia sahibi ise olayı tamamen çarpıtmış. Peygamber’in hanımları ona karşı kızdığı söyleniliyor, bu da Peygamber’in hanımlarına karşı bastırıcı olmadığını gösterir. Peygamber’in hz. Hafsa’ya küsme sebebi ve hanımlarından uzak durma sebebi Tahrim 4’te açıklandığı gibi, Hafsa’nın bir şeyi ortaya çıkarmasıdır. Kadınlardan bahseden sureler Bakara, Nisa, Ahzab, Mücadele, Mücadele, Talak ve Nur sureleridir. Tüm bu sureler Medine döneminde inmiştir, yani iddia sahibi gelip Mekke’deki durumu eleştiremez. [KUR'AN-I KERİM SURELERİ NÜZUL - İNİŞ SΙRASΙNA GÖRE SΙRALAMA > (kuranikerim.name.tr)]
Peygamber’in eşleri, ona karşı çıktığı olmuştur. Onla tartıştığıda olmuştur, bu yüzden Ömer’in hanımının ona cevap vermesi gayet normal bir şeydir. [Gazzali, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, lhyau Ulûmi'd-Din, Mısır, ts., Il, 43.] Mücadele suresi zaten kocası ile tartışan kadına yardım etmek için inmiştir. Bir kadının kocasına itaat etmesi, ona cevap veremiyeceği anlamına gelmez. Hz. Ömer’in hanımı, Ömer’i ona kızmasına cevap verdi ki bu İslam’da yasak değildir. Kur’an’da kadının erkeğe itaat etmesi sadece iki ayette işaret edilir, anne-babaya, peygambere ve Allah’a itaat çok daha fazla kez vurgulanır. Peygambere herkes itaat eder zaten, kadınlara has bir şey değil.
Buhari’de bu rivayet pek çok yerde geçtiği için işine gelen tarafını almış, fakat Buhari’de bu hadisin başında şöyle buyuruluyor: "Biz, cahiliye döneminde kadınlara değer vermezdik. Nihâyet Allahü teâlâ, onların haklarında indirmiş olduğu âyetleri indirdi …" [Buhari, Tefsir, Tahrim suresi, 433.] Yani iddianın tam tersi söyleniliyor. [Konu Mariye’den saptığı için "İslam’ın kadına verdiği değer" ile alakalı şu yazıyı okuyabilirsiniz: Kadına verilen değer. – Forum – (bilimveyaratilisagaci.com) ; İtaat konusu için ise: Kadın’ın itaati : – Forum – (bilimveyaratilisagaci.com).]
İddia III: Yukarıdaki hadisin bir diğer önemli yanı da peygamberin başka bir yasak birliktelik skandalını ortaya çıkarmasıdır. Bir gün Muhammed eşi Hafsa'nın evine gider ve onun hizmetçisi Mariye'yi çekici bulur. Hafsa'ya babası Ömer'in onu görmek istediğini söyleyerek onu babasının evine gönderir. Hafsa evden ayrıldığında Muhammed Mariye ile ilişkiye girer. Bu arada babasının onu beklemediğini öğrenen Hafsa beklenenden çok daha erken sürede eve geri döner ve şanlı eşini yatakta hizmetçisi ile birlikte bulur. Sinir krizi geçirir ve bağırırken peygamberin konumunu unutur ve bir skandala yol açar.
Peygamber Hafsa'yı sakinleştirmeye çalışır ve artık Mariye ile yatmayacağı konusunda yemin ederek bu sırrı başkasına ifşa etmemesi için yalvarır. Ancak Hafsa kendini kontrol edemez ve tüm olanları peygambere karşı diğer eşleriyle ortaklaşa hareket edip ona karşı isyan edecek olan Aişe'ye iletir. Bu yüzden peygamber hepsini cezalandırmaya karar verir ve bir ay boyunca hiçbir karısıyla yatmaz. Eşleri cinsel yönden mahrum bırakmak Kuran'da önerilen ikinci ceza yöntemidir. İlk seviye uyarmak, ikinci seviye yatakları ayırmak, üçüncü seviye ise onları dövmektir.
Cevap: Bunun böyle olmadığını yukarda açıkladım ama şu eklemeyi yapmak istiyorum ki: Mariye peygamberin cariyesi idi. Yani Peygamber Hafsa’nın cariyesini çekici bulmadı. Bu büyük bir iftiradır. Mariye Mısır kralı tarafından peygambere hediye edilmiş bir cariyedir, zaten peygamber onla daha önce ilişkiye girmiştir hatta çocukları olmuştur.
İddia IV: Tabii ki erkek bir eşini cinsel yönden mahrum birakarak cezalandırmaya karar verdiğinde diğer eşleriyle de kendini tatmin etmeye devam edebilir. Ancak Muhammed'in öfkesi bir ay boyunca hiçbiriyle yatmayacağına yemin ettirmişti, Tabii ki bu durum Allah'ın sevgili elçisi için çok zor olurdu, bu yüzden Allah her zaman ki gibi peygamberinin yardımına yetişti ve Tahrim suresini gönderdi. Bu surede İslam'ın ilahı Allah'ın, Muhammed'i kendini zor duruma soktuğu ve ona helal kılınandan kendini mahrum bıraktığı için azarladığı ve yeminini geçersiz kılarak eşlerini memnun etmeyi onun için meşru hale getirdigi görülür. [Tahrim 1-5]
Muhammed Hafsa'ya söz vermiş olmasına rağmen hizmetçisi Mariye ile birliktelik yaşamanın cazibesine dayanamadı ve ilk ayette de görüldüğü üzere, Muhammed eşi bile olmayan, nikahlı olmadığı, Hafsa'nın kölesi olan Mariye ile cinsel birliktelik yaşamasına rağmen Allah onun sırtını sıvazlıyor, bu da yetmezmiş gibi "ben sana zaten bu yaptığını helal kılmıştım" diyor. Bütün eşleriyle birlikte olmayacağına dair yemin etmesi zor bir durumdu ve Allah'tan başka kimse ona yardım edemezdi. Allah'ın peygamberi olduğunuzda hiçbir şey imkansız değildir. Her şeyi Yüce ellere bırakın ve ilgilenmesine izin verin. Tam olarak da öyle oldu! Allah müdahale etti ve kalbinin arzuladığını takip etmesi konusunda Muhammed'e yeşil ışık yaktı.
Tahrim suresinde Allah, sevgili peygamberinin flört etmesine ve eşleriyle ilgilenmemesine izin verdi. Bir peygamber daha ne isteyebilir ki? Allah, Muhammed'in ebedi zevkleri hakkında o kadar endişeliydi ki, yeminini bozmasına izin verdi. Allah harika değil mi? Sırrını Ayşe'ye anlatarak açığa çıkaranın Hafsa olduğunu bilen Muhammed'in, Aişe'den duyduğu sırada ona bunu söyleyenin Allah olduğunu iddia ederek ona yalan söylediğini belirtmeye gerek var mı? [Tahrim 3] Fakat elbette Muhammed Kur'an'ın yazarı değildir. Sanırım bu durumda peygamberine yalan söyleyen Allah'ın kendisi oluyor... Yukarıdaki ayetlere tepki olarak, sadece genç ve güzel olmayan ama ayni zamanda akıllı olan Aişe'nin Muhammed'e dediği gibi "Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." [Buhari, Tefsir, Ahzab 7, Nikah 29; Müslim, Rıda' 49, (1464); Ebu Davud, Nikah 39, (2136).]
Cevap: İddia sahibi gerçekleri söylemeyerek sadece işine gelen kısmı söylüyor. Peygamber bu bir ayı beklemiştir bunuda iddiasına koyduğu hadiste görebiliriz. Hadiste peygamberin yirmiz dokuz gün beklediği söyleniliyor. Hem defalarca dediğimiz gibi bu ayetler Mariye hakkında inmemiştir bu yüzden peygamberin "bir ay boyunca eşleri ile ilişkiye girmemesi" Tahrim 1’in bahsettiği şey değildir. Bu bir ay iddia sahibinin belirttiği gibi Nisa 34’teki kadınlardan uzak durma hükmüdür. Yani iddia sahibi kendi ile çelişiyor. Zaten ayette "hanımlarının hoşnutluğu" deniliyor. Peygamber hanımları ile ilişkiye girmeyerek mi onları hoşnut edecek? Hem Tahrim suresindeki ayetler, peygamberin yirmi dokuz gün beklemesinden sonra inmiştir. [Nesefi, Elmalılı, Vehbe Zuhayli, Mevdudi vs. peygamberin bir ay beklediğini rivayet eder.]
Hz. Aişe’nin hadisteki sözü bu ayet ile alakası yoktur hemde hadis şöyledir: Hz. Aişe buyurmuştur ki: "Havle Bintu Hakim (ra), Resulullah (sav)'a kendisi gelip evlenme teklif edenlerdendir." Aişe (ra) devamla dedi ki: "Ben (kıskançlığın şevkiyle): "Kadın kısmı bir erkeğe evlenme teklifi yapmaktan sıkılmaz mı?" (diyerek bu şekilde Hz. Peygamber (sav)'a teklifte bulunanları kınardım). Ne zaman ki: "Onlardan kimi dilersen (nevbetinden) geri bırakır, kimi de dilersen yanına alabilirsin. (Nevbetinden) geri bıraktıklarından kimi istersen (nezdine almak)da da sana güçlük yoktur ..." [Ahzab, 51] mealindeki ayet nazil oldu, (kendimi tutamayarak): "Ey Allah'ın Resulü, görüyorum ki, Rabbin seni memnun kılmada gecikmiyor" dedim.”
Bu hadis Ahzab 51 hakkında söylenmiştir. Hz. Aişe kıskançlığından, peygambere evlilik teklif eden kadınlara karşı sinirlenmiş. Bu ayette peygamberin onlarla evlenebileceğini söyleyince hz. Ayşe "memnun etmek"ten bahsetmiş. Ama ilginç olan şey ise, bu herkesin doğal hakkı iken, peygamberimiz bunu yapması için ayet inmeli. Buradanda peygamberimizin hayatının kendi seçimi ile değil İslam’a teslim olmuş bir şekilde olduğunu görebiliriz, yani boşanması (“istediğini bırak” ifadesi buna işarettir) için bile ayet inmeli. Bu da kendisinin bir Zat’a tâbi olduğunu gösterir.
Şimdi ayetlerden nasıl hikmetler çıkarabileceğimize bakalım. BVYA şöyle buyurur: "Biliyoruz ki, Hz. Peygamber aynı anda evli olduğu 9 eşle uğraşmak zorundaydı. Bir kişiyi bile memnun etmek zor iken hz. peygamber için ne kadar zor ve enerji tüketici olduğu anlaşılıyordur. [Buhari'de Hz. Enes'ten rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer, "Rasulüllah'ın hanımları sırf aralarındaki rekabet nedeniyle, O'nu rahatsız ediyorlardı. Bunun üzerine ben de onlara, Rasulüllah (s.a) şayet sizleri boşarsa, Allah kendisine sizlerden daha iyi eşler nasip eder" dedim" diye buyurmuştur.] Oysa ateistlerin sandığı gibi Hz. Peygamber keyfi için evlenecek olsa hür eşler almak yerine cariyeler alması daha mantıklı idi, çünkü cariyeler itiraz etmezdi, sorgulamazdı, sadece kadınlık yapabilirlerdi. Evet keyif için evlenen biri o zamanda bunu yapması gerekirdi. Buna herkesin gücü yetmediği halde, Hz. Peygamber’in gücü kolaylıkla yeterdi. Peygamberin sadece bir cariyesi olmuştur.
Yahudi kabilelerine akraba olmak için evlendiği Hz. Safiye’yi önce azat edip sonra Mehir’ini vererek cariye olarak değil, hür bir kadın olarak nikâhlamıştır. Cennet hayatındaki bakire kadınlar övülürken Peygamber’in yaşlı ve dul kadınlarla evlenmesi de zaten apaçık bir kanıt ki Peygamber evliliklerini keyif için yapmamıştır. Öyle ise Hz. Peygamber kendisine zorluk çıkaran bu evlilikleri keyfi için yaptı diyenler büyük bir iftira ve düşmanlık hissi içinde gerçekleri görememektedirler.
Bu evliliklerde eşleri arasındaki kıskançlık ve mücadele Hz. Peygamberin tüm insanlığa sarf etmesi gereken enerjisini tüketiyordu. Böyle bir durumda iken, yani konu sadece Hz. Muhammed’in aile hayatı olmayıp, elçilik vazifesinde kullanması gereken enerjinin eşleri tarafından tüketiliyor olması iken Allah’ın bu kadınları en üst perdeden direk uyarıp tartışmaları birden kesmesi neden garip olsun? Bunu insan psikolojisine göre açıklayacak olursak, psikoloji biliminde Freud tarafından tanımlanan iki terim vardır: Başarılı ve başarısız savunma. [ANSİKLOPEDİK EĞİTİM VE PSİKOLOJİ SÖZLÜĞÜ BAKIRCIOĞLU, Rasim Anı Yayıncılık, 1.Baskı, 2012]
Başarılı savunma, konuyu birden bitirip kapatabilen savunmadır. Örneğin evliliklerde iki taraftan biri tartışma konusunu birden kapatabilecek bir gerekçe koyamaz ise tartışmalar sürer gider ve yıpratıcı hale gelir. Buna da başarısız savunma denir. Bu sadece evlilikler için değil her türlü insan ilişkilerinde geçerlidir. Bu konuda ise Allah en üst perdeden yani bizzat kendi kelamıyla peygamberin eşlerini uyarmasa tartışma sürüp gidecek ve hiçbir zaman kesilmeyecektir. O yüzden Allah elçisini bazen Yahudilerin bilgiçlik taslamasına karşı daha doğru bilgileri vahyederek, bazen müşriklerin getirdiği temsillere karşı daha iyi temsiller getirerek savunduğu ve insanlara ders verdiği gibi birkaç ayetle de Peygamberin enerjisini tüketen eşlerine karşı tartışmaları bitirici bir savunma yaparak, tartışmaların sürüp gitmesine ve elçisini yıpratmasına müsaade etmemiştir. Bu garip değildir.
Aslında Allah’ın, kendi elçisinin yaşadığı böyle bir motivasyon kaybına müdahale etmemesi garip olurdu. Ayetlerin Müslümanlara bakan da çok yönü vardır. Öncelikle Allah Müslümanlara bu ayetlerle anlatır ki Resulün hiçbir işi kendinden değildir ve O’nu yönlendirmektedir, ödüllendirmektedir, hata yaparsa ikaz etmek te Allah’a aittir. Sonra, kimsenin rızası için Allah’ın rızasını bırakmamamızı öğretir." [190# Tahrim 1-5'i anlamak için Freud'dan ders almak (bilimveyaratilisagaci.com)]
Tahrim 5’te hayırlı mümin kadınların özelliklerini anlatarak ders verir: “kendisini Allah’a teslim eden, inanan, gönülden itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan”. Tahrim 6’ya gelindiğinde ise aile ile ilgili son öğüdünü vererek konuyu kapatır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, öyle bir ateşten koruyun ki yakıtı, insanlar ve taşlardır.”
Yine şu soru aklıma geliyor: Tahrim 5’te peygamberin hanımlarını boşarsa daha hayırlı eşler ile evleneceği söyleniliyor. Peki peygamber yalancı olsa nasıl böyle bir riski göze alsın? Diyelim ki hanımları düzelmedi ve onları boşadı. Boşayınca ne olucak? Daha hayırlı eşler ile evlenmeli. Peki daha hayırlı eşler ile evleneceğini nasıl tahmin edebilirdi ki? Belki boşadıktan hemen sonra ölecekti böylece tüm peygamberlik iddiası çökecekti veya evlendiği hanımlar daha kötü olacaktı. Bu kendisinin vahiy aldğına delildir.
Yine peygamberin lehine bazı ayetlerin inmesi kafirlerin iki yüzlülüğünü ortaya çıkartmaktadır. Kafirler peygamberin yaşamadığını iddia ediyorlar. Peki yaşamadıysa niye kendi lehine ayetler olsun? Hem keyfine göre yazıldı diyorlar hemde yaşamadı diyorlar. Bu ikiyüzlülüktür. Yine şu var: Bir ateiste peygamberin vahiy aldığına akli bir delil sunduğumuzda (bir örnek vereceksem, ateistlere “peygamber niye namaz kıldı” diye sorulur) onlar şöyle cevap veriyor: “Böyle yaparak arkasına takipçi aldı, kişilerin böyle düşüneceğini biliyordu, böyle bir akli çıkarım yaptı.” Peki onlara soruyorum: Peygamber böyle akli çıkarım yaptıda, lehine ayet yazıp kişilerin ondan uzaklaşabileceği potansiyeli düşünemedi mi? Bu da yaptıkları iki yüzlülüktür.
Yine peygamber ilk ayette azarlanılıyor. Peygamber kendini niye azarlasın? Peygamberin kendi kafasın göre bir hareket yapamıyacağıda açıkça söyleniliyor. “Ve bu kıssanın da, Kur'an-ı Kerim'in Muhammed (s.a.w.) tarafından değil de Allah tarafından indirilen bir kitap olduğuna delil teşkil ettiğini benimle birlikte siz de kabul etmiyor musunuz? Çünkü bir insanın kendi aleyhine bir kınamayı tescil etmesi veya evindeki çekişmeleri başkalarına haber vermesi aklın kabul edebileceği bir iş değildir. Oysa bu surede Peygamber (s.a.w.) efendimizin aleyhinde vuku bulan bir kınama ile evinin içindeki çekişmeler tescil edilip haber verilmektedir.” [Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 6/270-272.]
Tahrim 3 ise daha büyük bir mucizedir. Bunu genelde görmezden gelirler. İddia sahibide bu mucizeyi saptırmış, kıvırarak cevap verdiğini düşünmüş. Ayette peygamberin Hafsa’ya bir sır verdiği söyleniliyor. İlk başta bu ne olabilir bakalım. İddia sahibi bunu Mariye ile ilişki olarak açıklamış fakat durum böyle değil. “Meymûn b. Mihrân dedi ki: "Hadis, Peygamber'in Hafsa'ya sır olarak söylediği şu hadistir: "Ebû Bekr ve Ömer benden sonra hilafet yoluyla benim emrime sahip olacaklardır.” [İbn Adiy ve İbn Asâkir'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine görede durum böyledir. Habîb b. Ebî Sâbit’te böyle rivayet etmiştir.]
“İbn Adiy, Fadâilu's-Sahabe'de Ebû Nuaym, Fadâilu's-Sıddîk'te el-Uşârî, İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in değişik kanallarla bildirdiğine göre Hazret-i Ali ve İbn Abbâs şöyle dediler: Vallahi, Ebû Bekr ve Ömer'in halifeliği kitapta geçmektedir. Yüce Allah bu konuda: "Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti..." buyurmuştur. Yani Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hafsa'ya: "Baban ve Âişe'nin babası benden sonra insanların idaresini üstlenecekler. Sakın bunu kimseye söyleme" demiştir.” [Ed-Durul-Mensur, Tahrim suresi, 3. ayet Tefsiri.]
Peki soru şu: Peygamber onların halife olacağını nasıl bildi? Hatta sıralarıda belirtilmiş. Bu iddianın söylenebilmesi için şu şartlar gerek: Her iki halife peygamberden sonra ölmeli, Ebu Bekir daha önce halife olup, Ömer’den önce ölmeli, Ömer ise sonra ölmeli ve hemen sonra kendisi halife olmalı. Eğer bu şatlar olmasaydı peygamber yalan söylemiş olacaktı.
"Kadın ona haber verince” Hafsa o sözü, Âişe'ye haber verince, Allah o ikisinden râzı olsun, "Allah da onu açığa çıkarınca” Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı o sözden yani ifşasından haberdar kılınca "bir kısmını bildirdi". Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Hafsa'ya yaptığının bir kısmını bildirdi "bir kısmından da vazgeçti. "Peygamber ona bildirince kadın: "Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da: Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan (Allah) haber verdi, dedi” [Beydavi Tefsiri, Tahrim suresi, 3. ayet Tefsiri.]
Peygamber Hafsa’nın bu sırrı Aişe’ye bildirdiğini vahiy ile öğrendiği belirtiliyor. Demek ki peygamber gerçekten vahiy almış. Eğer iddia sahibi gibi bükerek şu denilirse: Hz. Ayşe söyledi. Biz deriz ki: Bu mantık dışı bir cevaptır. Eğer peygamber bir kişiden duymuş olsa bunu, o kişiye yalan söylemiş olacak. Yani iftira atmış olacak. O kişi şey demez miydi: “Bakınız peygamber yalan söylüyor. Vahiy aldığını iddia ediyor fakat ben ona bunu bildirdim.” Niye kimse bunu iddia etmemiş?
İddia sahibi bunuda çarpıtarak şunu diyor: Bu peygamberin hanımlarının ona inanmadığının delili çünkü peygamberin nereden bildiğini soruyorlar.
Bu saçma sapan bir sözdür. Hz. Hafsa böyle bir şeye inanacak olsa İslam’a niye hizmet etmeye devam etti? Hz. Hafsa peygamber vahiy almadığı için sormuyor. Kendisi şaşkın, ve kimin bildirdiğini bilmiyor. Herkes aynı tepkiyi verirdi. Acaba komşu veya Aişe mi peygambere bildirdi diye sormuştur. Hz. Hafsa peygamberin yalancı olduğunu bilse niye onu boşamadı? İkinci iddiada verilen hadiste hz. Aişe şöyle buyuruyor: “Ay! Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Rasûlü'nü ve âhiret yurdunu isterim, dedim. Sonra Rasûlullah, bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Âişe'nin dediği gibi söylediler.”
Hani ahirete inanmıyordu? Niye peygamberi boşamadı? Peygamber onları güzülce ve ziynetler vererek boşayacağını belirtiyor. Peygamber vefat ettiğinden sonra, hanımları, başka bir erkekle evlenmeleri helal olmadığı ve bu yüzden iddet saymalarına gerek duyulmadığı halde, kitapla amel etmek adına dört ay on gün iddet saydılar. Mâriye de aynen böyle davrandı. [İbn Sa’d, X, 210.] Yalancı sandıkları peygambere gerek olmadığı halde niye sünnet diye bunu yapsınlar?
Yine Hz. Aişe’nin cennet ile müjdelendiği kesin şekilde hadislerde müjdelenmiştir. Hz. Aişe inanmasaydı nasıl cennete gidebilir? Yine cennet ile müjdelenmeden şunu anlayabiliriz: Hz. Aişe ölene kadar mümin olucak. Peygamber bunu nasıl bildi? Hz. Aişe bir kere inanmıyorum dese olay bitecek. Niye demedi ki “ben peygambere inanmıyorum ama cennete gideceğimi söylüyor.” Bu yüzden iddia sahibi apaçık kadınlara bir iftira atmıştır.
Başka hikmetlerde şunlardır: “1) Allah Tealâ, peygamberini, Allah'ın helâl kıldığım yapmaktan kaçınmasından dolayı itap etti. O halde hiç kimsenin mubahı haram kılması caiz değildir. Nitekim ayet-i kerimede: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın." [Maide, 5/87] buyurulmaktadır. Şa'bi şöyle dedi: Bu haram kılma aynı zamanda "yemin" olmakla beraber, Rasulullah sadece haram kılma konusunda itab olundu, çünkü yemine keffaret verilir, itab olunmaz. İşte "Allah size farz kıldı" dan maksat keffarettir. Bu tekdir ve itab, Kur'an-ı Kerim'in Allah katından geldiğinin kesin bir delilidir. Çünkü bir insanın kendi kendini itap etmesini veya evinde geçen mahrem bir aile anlaşmazlığını kıyamete kadar okunacak bir haber olarak bildirmesi makul değildir.
…
5) Kadınların sır saklaması zor olur.” Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır: Kadınların sır saklama süresi ne kadar? | Denizli Haber ... www.denizligazetesi.com › ozel-haber (google.com)] [Tefsirü’l-Münir, c. 14, s. 550-552.]
“Asıl maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarını yapılan bir hata dolayısıyla uyarmak ve kendilerine önemli bir şahsiyetin hanımları olduklarını hatırlatmaktır. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.), hanımlarından birine verdiği sır açıklanarak saklı tutulmamıştır. Bu, sıradan bir karı koca arasında olan, normal bir mesele değildi. Öyle olsaydı eğer, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a) doğrudan haber vermezdi elbette. Allah Teâlâ, sadece vahyetmekle kalmamış, yanısıra kıyamete kadar okunacak olan Kur'an'da kayda dahi geçirmiştir. Bu hadisenin önemi, o kadının sıradan bir insanın hanımı olmayıp, kendisinin hassas bir konumda olduğu yüce bir zatın hanımı olması nedeniyledir.
O kimse ki, bir yandan kafir, müşrik ve münafıklara karşı sürekli mücadele verirken, diğer yandan küfür düzeninin yerine, İslâm düzenini ikama etmek için çetin bir savaş içindeydi. Böylesine önemli bir şahsiyetin evinde, birçok önemli sırlar tartışılabilir. Şayet bu sırlar, vaktinden önce dışarıya sızarsa, o şahsiyetin mücadelesini verdiği dava pekala zarar görebilirdi. Bu bakımdan o evdeki hanımlardan birisinin, sırrı başkasına söyleme şeklindeki bir zaafı ortaya çıkınca, (gerçi sırrın kendisine açıklandığı kimse de ev halkındandı ama buna rağmen) o şahıs hemen uyarılmıştır.
Üstelik bu uyarı gizlice değil, açıkça Kur'an'da yapılmıştır. Bu, sadece Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarına değil, İslâm toplumunda görevli ve sorumlu olan her Müslümanın hanımına bir dersti. Ayette sırrın ne olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmediği gibi, ne tür tehlikelerin doğabileceğine de değinilmemiştir. Zaten burada sırrın bir başkasına aktarılması tenkit konusu olmuştur. Çünkü böylesine önemli sorumluluklar taşıyan bir kimsenin evindeki hanımlarının bu tür bir zaafı yüzünden sırlar saklanamıyorsa eğer, belki bugün önemsiz bir sırrın ifşasından bir zarar gelmeyebilir ama, yarın bu daha önemli bir sır olabilir ve ifşa edilmesi halinde sözkonusu kimsenin hakkında mücadele ettiği davanın büyük yaralar alması ihtimal dahiline girer. Bir toplumda önemli bir konumda olan kimsenin evinde, elbette o derece önemli ve nazik meseleler, sırlar bahis konusu olacaktır.” [Mevdudi Tefsiri, Tahrim suresi, 3. ayet Tefsiri.]
Şimdi biraz Mariye’den bahsedelim: Mâriye beyaz tenli, kıvırcık saçlı, güzel bir hanımdı. Resulullah’ın Mâriye’yi câriye statüsünde nikâhladığı rivayet edilir. [İbn Sa’d, I, 112.] Resulullah, Mâriye’nin kızkardeşi Şirin’i ise şair Hassan b. Sâbit’e verdi. [İbn Asâkir, III, 236.] Mâriye ile Şirin’in (Mariye’nin kız kardeşi) Mısır’dan geliş yolunda, Hatib b. Ebi Belteâ’nın İslâm’ı ve Hz. Peygamber’in vasıflarını anlatması sonucu Müslüman oldukları [İbn Hacer, VI, 251.] rivayetinden başka, onların Hz. Peygamber’le tanıştıkları zaman Müslüman oldukları da rivayet edilir. Buna göre Hz. Peygamber, Mısır’dan geldiklerinde ziyaretlerine giderek onlara İslâm’ı anlatmış, bunun üzerine ikisi de Müslüman olmuşlardır. [İbn Sa’d, I, 112.]
Yinede buradan şu soru çıkıyor: Bu iki cariye neyi görmüşte iman etmiş? Demek ki peygamber çok ahlaklı biriydi ki iman etmişler.
Rivayetlere göre Resulullah, Mâriye ve kızkardeşini ilk olarak Ümmü Süleym bt. Milhan’ın evine yerleştirmişti. [İbn Asâkir, III, 236.] Mâriye Resulullah’ın ilgisinden memnun kalıyordu. [İbn Sa’d, X, 159-160.] Zira Hz. Aişe’nin ifadesiyle hayatında en çok kıskandığı kadın Mâriye’ydi. [İbn Sa’d, X, 201-202.]
Peygamber Mariye ile evlenmeside şu faydalar olmuştur: Bazı yazarlar Hz. Hacer ile Mâriye’nin yaşamları arasındaki benzerliğe dikkat çekerler. İkisi de Mısırlıdır ve hediye edilerek Hicaz’a gelmişlerdir. [Abdulgani Abdurrahman Muhammed, Zevcatü’n-Nebi Muhammed ve Hikmetu Taaddüdühunne, Kahire 1988, s. 61.] Resulullah da bu nedenden dolayı, hem Hz. Hacer’in hem de Mâriye’nin Mısırlı oluşlarına işaret ederek, “Kıptîler hakkında hayrı konuşunuz. Çünkü onların bize bir zimmeti ve yakınlığı vardır. Onların bizle yakınlığı, atam İbrahim’in oğlu İsmail’in annesinin ve benim oğlum İbrahim’in annesinin onlardan olması sebebiyledir.” buyurmuştur. [İbn Sa’d, X, 203.]
Nitekim Hz. Ömer, Mısır’ın fethinin ardından vali Amr b. el-As’a yazdığı mektubunda, “Senin yanındakiler ehl-i zimmet ve ehl-i ahittir. Resulullah da onlara ve Kıptîlere iyi davranmayı tavsiye etmekte ve ‘Kıptîlere iyi davranmayı birbirinize tavsiye edin. Zira onların korunma ve merhamet hakları vardır.’ buyurmaktadır. Sen de onlara merhametli davran, zira atamız İsmail’in annesi onlardandır.” şeklinde öğütte bulunarak Resulullah’ın bu sözünü Amr b. el-As’a hatırlatmıştır. [İbn Sa’d, V, 69.]
Basitçe, müslümanlar ve Kıptiler arasında güzel bir anlaşma olmuştur.
Eğer gerçekten Mariye hakkında söylentiler doğru olsaydı bu yine bir şeyi kanıtlamaz. Allah peygambere niye yardım edemesin? En üstün kul hz. Muhammed (s.a.w.), ona yardım etmiyecekte kime yardım edecek? Bir şeyin peygamberin lehine olması, kitabı kendi yazdı anlamına gelmez. Bir futbol maçı düşünün. Fransa Türkiye olsun bu maç. Fransa sekseninci dakikada dört-sıfır Türkiye’yi yense ama tam o sırada bir bomba patlasa ve maç iptal edilmiş olsa. Bu sırf Türkiye’nin lehine diye, "türkler bunu yaptı" diyebilirmiyiz? Hayır tabii kide. Peki konu peygamber olunca niye böyle yapıyoruz? Bu iki yüzlülük değildir de nedir?
Başlık biraz sert ama bu kanal bunu hakediyor. Kafirlere karşı sert olan bir kavim gelecek: Maide 54. Bu ayette türklerden bahsediyor. Türküz 🙂
Allah Razı olsun bu sitenin forum kısmındaki yazılarınızı okudum kafamı karıştıran bazı soruların cevapları sizin yazılarınızda karşıma çıktı halen kafamda cevabını bulamadığım bir kaç soru var onlarda zamanla karşıma çıkacaktır bu arada sitedeki mesajlarınızı silmiyorsunuz dimi ona göre bir ekran görüntüsü felan alayım cevaplarınız insanı tatmin edebiliyor