Son 15 cevap

Son 10 konu

[box type= align="alignleft" class="" width=""]

İyi bir B-Y forumu yazarı nasıl olunur: 

  1. Öncelikle açacağınız konuya ne çok uzun ne de çok kısa ve konuyu çok iyi açıklayan bir başlık atmalısınız. Başlığı okuyan konuyu anlamalı. Daha sonra mesajınızı uzun olarak, ayrıntılandırarak yazmalısınız. Mesajı ayrıntılandırmaktan kaçınmayın, ne dediğimi herkes anladı diye düşünmeyin. Çünkü yazar öyle sansa bile, okuyucu çoğu zaman kısa yazılardan ne denmek istendiğini anlayamıyor.
  2. Konu açarken konu başlığını çok kısa veya uzun girmemelisiniz ve konuyla alakalı bir başlık olmalı. "Yardım edin", "Bir sorum var" gibi konunun içeriğini anlatmayan başlıklar olmamalı. Veya soruyu uzunca başlık kısmına yazmamalısınız. Başlık atarken kendinizin bu konuyu Google'da nasıl aratacaksanız o şekilde bir başlık atmanız uygun olur. Örneğin karışmayan denizleri Google'da aratan kişi "Birbirine karışmayan denizler" olarak aratır.
  3. Ayrıca telefondan yazsanız dahi noktalama işaretlerini kullanarak yazın ki yazdıklarınız anlaşılır ve kaliteli olsun ve cevap gecikmesin.
  4. Her konuyu ilgili forumda açınız. Örneğin dini soru soracaksanız "Bir sohbet aç" forumunda açmayınız.
  5.  Her konu için ayrı konu başlığı açalım. Bir konu başlığı altında daldan dala konmayalım. Bir konuyu tartışırken aklımıza yeni bir konu gelirse, yeni bir konu olarak açalım.
  6. Kanunlara aykırı olarak yapılan yorumları haber vermek için yorumun altındaki rapor butonuna tıklayınız. Detaylar Kullanım koşullarında.

Üye olamıyorum: Üyelik adınızı İngilizce karakterlerle ve boşluk olmadan oluşturunuz. Sonra e-posta adresine gelen doğrulama linkini tıklayınız. E-posta gelmediyse spam veya gereksiz kutusuna bakınız.

[/box]

Düz Dünyacılar Ne A...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

[Çözüldü] Düz Dünyacılar Ne Arzuluyor ?

İbn-i Sebîl
(@ibnussebil)
Katılım : 5 sene önce
Gönderiler: 1778
Konu başlatıcı  

@kurtulusberzan Ah keşke hocam. Tartışmaların çoğunda zaten bilgi işlemiyor hocam. Özgüven, alay ve hakaret ekseriyetle bilginin önüne geçiyor. 


   
Furkan and dayssoon reacted
CevapAlıntı
İbn-i Sebîl
(@ibnussebil)
Katılım : 5 sene önce
Gönderiler: 1778
Konu başlatıcı  

@unknwn

Bunu söyleyen birçok âlim var. Aşağıya birkaçının tefsirinden bölümler atacağım. Bunların dışında mevzu bahis olan Naziat 30 ve Gaşiye 20 ayetlerinde de müfessirlerin çoğunluğu, dünyanın şekli ile alâkalı bir fikir beyan etmemiş ve bu ayetlere "Allah yeryüzünü/yerküreyi düzenledi, yaşamaya uygun hâle getirdi, insanların hayatlarını idame ettirebilmeleri için elverişli hâle getirdi" gibi mânâlar vermişler. Bu da aslında onların dünyanın yuvarlaklığı fikrini benimsediklerini ve bunu tartışmaya gerek bile olmadığını düşündüklerini gösterir. Eğer bahsettiğim ayetlerden dünyanın şeklinin düz olduğu ile ilgili bir çıkarımda bulunsalardı bunu hassaten, özellikle belirtmeleri gerekirdi. Böyle bir hamakate ihtimal dahi vermemişler ki öne sürmemişler. Demek ki sessiz kalarak onlar da bunu kabul etmiş oluyor.

Aşağıya klasik âlimlerden bugüne değin bu konuda fikir beyan eden birkaç âlimin görüşünü aktaracağım. Dileyen derinlemesine araştırabilir:

 

İmam Gazali'nin Görüşü:

İkinci kısma gelince; bu konuda onların (felsefecilerin) mezhepleri (yolları/görüşleri) dinî esaslarla katiyyen çelişmez ve bu konuda onlarla tartışmak, peygamberlerin ve Resûllerin -Allah'ın selât ve selâmı onların üzerine olsun- tasdik edilmesi için zorunlu olan hususlar değildir. Şu sözleri gibi: Ay tutulması; yeryüzünün, güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının yok olmasından ibarettir. Çünkü o ışığını güneşten alır. Yeryüzü kürre biçimindedir. Gök, onu her yandan çevreleyin kuşatır. Ay, dünyanın gölgesine düşünce güneşin ışığı ondan kesilir. Ve şu sözleri gibi: Güneş tutulmasının anlamı; ayın cirminin bakanla güneş arasına girmesinden ibârettir. Bu, her ikisinin bir dakika içerisinde aynı noktada birleşmelerinden dolayıdır.

(Tehâfüt el-Felâsife Filozofların Tutarsızlığı, İmâm Gazzâlî (Çev. Bekir Karlığa), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1981, s.7-8)

Fahreddin Râzî’nin Görüşü:

“"O yere (bakmazlar mı) nasıl yayılıp, döşenmiştir o" .

Yani, yer de, üzerinde hareket eden canlılar için bir döşek, bir mekandır. Bazı kimseler bu ayet ile, yeryüzünün küre olmadığına istidlal etmişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü küre, çok büyük olduğunda, her bir parçası bir satıh (düzlük) gibi olur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ayetleri malum sigası ve mütekellim zamiriyle “Keyfe halaktu, rafe'tu, nesabtu” ve “setahtu” "Nasıl yarattım, yükselttim, diktim ve yayıp döşedim" şeklinde okumuştur ki hepsi, "Bunları nasıl yaptım, bakmaz mısınız?" takdirindedir. Buna göre, mef'ûl zamiri hazfedilmiştir. (Tefsir-i Kebir, Gaşiye 20 tefsiri)”

 

"onu yaydı" anlamındadır. Nitekim, Zeyd Ibn Amr Ibn Nufeyi şöyle demiştir: "Onu yaydı... Onun su yüzünde dümdüz olduğunu görünce de, onun üzerine (kazıklar misali) dağlar çaktı..."

Ümeyye İbn Ebi's-Salt da şöyle demiştir:

"Ülkeleri yayıp, onlan tesviye ettin (düzene koydun).. Ve Sen, onları durup katlamaya da kadirsin.."

Dil alimleri şunu söylemiştir: Bu kelime hakkında iki kullanış biçimi vardır: Bu tıpkı (......) ifadelerinde olduğu gibidir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin bir sözünde (naklinde) de şöyle varid olmuştur. "Allahım, ey yayılmış olanların yayıcısı..." "Ey, yayılmış olan yedikat yeri yayan Allah'ım..." Yine, bu kelimenin aslının, bir şeyi bir yerden başka yere taşımak anlamında olduğu, çocuğun, küreyi (topu) yerin yüzüne atıp yuvarladığı zaman kullanılan ifadesinin de bu anlamda olduğu söylenmiştir. Yine (اَدْحَي النُّعَامَةِ) ifadesi vardır ki, bu, deve kuşunun yuvasıdır; yani onun serip döşediği, taşlarını temizlediği böylece de onun için döşek vazifesi gören yer,. Bu da, (اَلدُّحُوُّ) kelimesinin manasının, izale etme ve hazırlama manalarına varıp dayandığına delalet eder. (Naziat 30 tefsiri)

Ayrıca Razi’nin bu ayetteki “dehaha” ibaresinin tefsirinde kullandığı ifadelere dikkat edin. Yeni şeyler söylemiyoruz. Kadim âlimler de bunu söylüyor.

 

İsmail Hakkı Bursevî’nin Görüşü:

 

Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı? Üzerinde yürüdükleri, gezip dolaştıkları yeryüzünün nasıl yayıldığına ve üzerinde yaşayan mahlûkatın menfaatinin gerektirdiği biçimde suyun yüzünde nasıl yayıldığına bakmazlar mı?

Dünyanın küre biçiminde yuvarlak olmadığı ve düz olduğu yolundaki çıkarılacak kanaate şöyle cevap verilmiştir: Eğer küre son derece büyük olursa bu kürenin her parçası satıh gibi düz olur ve böyle bir satıha ”yayılmak" fiilini kullanmak yanlış olmaz. Küreden küreye fark vardır. Tıpkı güvercin yumurtasıyla deve kuşu yumurtası arasında fark olduğu gibi. (Gaşiye 20 Tefsiri, Rûhu’l Beyân)

 

Sabuni Hocaefendi’nin Görüşü

 

Üzerinde yaşadıkları yer yüzüne bakmıyorlar mı? Nasıl yayılıp döşenmiş ve
neticede üzerinde karar kılacakları ve çeşitli ekinler ekebilecekleri şekilde geniş
bir hale gelmiştir. Âlûsî şöyle der: Bu, yeryüzünün küre veya küreî yani elips
şeklinde olduğu görüşüne zıt değildir. Zira yeryüzü çok büyüktür. (Gaşiye 20 tefsiri, Safvetü’t-Tefâsîr)

Ömer Nasuhi Bilmen’in Görüşleri:

 

(Ve yere) de hiç bakıp durmuyorlar mı ki: (Nasıl yayılmış.) Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur. Yeryüzü, küresel bir sekil olsa da, dâima dönse de görünür, kendisinden istifâde edilmesi bakımından dâima sakin bulunmaktadır. Dâima aynı vaziyeti muhafaza etmektedir. Artık bu kadar gözlere çarpıp duran eserler, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve hikmetine pek kuvvetli birer şahittir. Bunları görüp duranlar, O Hikmet Sahibi Yaratıcının varlığını, kudret ve azametini, âhiret hayatını da meydana getirebileceğini nasıl inkâr eder, imkânsız sanabilirler?. Hiç bu kadar essiz, güzel muhteşem eserleri bir nazarı dikkate almazlar mı? (Gaşiye 20 tefsiri, Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri)

 

Kurtubi Naziat 30 tefsirinde şöyle der:

Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak" derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerinde yayılması dolayısıyla denilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Görüşleri:

Birinci Mesele

Senin munsıf olan zihnine malûmdur ki: Küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkikîn-i İslâm—eğerçi ittifak-ı sükûtuyla olsa—ittifak etmişlerdir. Eğer bir şüphen varsa, Makasıd ve Mevafık'a git. Maksada vukuf ve ıttıla peyda edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar.

            Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü'l-Gayb olan, İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.

Eğer onunla mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazâlî'nin yanına git, fetva iste. De ki: "Küreviyette müşâhhat var mıdır?" Elbette diyecek: "Kabul etmezsen müşâhhat vardır." Zira, tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş: "Kim küreviyet-i arz gibi burhan-ı kat'iyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu sadakat değil, hıyanettir."

Eğer ümmîsin, fetvayı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle. Zira, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: "Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur."

Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbni Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî'ye git, istiftâ et. De ki:

"Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?"

Hem de istifsar et ki: "Şartın târif-i şer'îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır."

Emin ol, İmam-ı Şafiî mesele-i ûlâyı şarktan ve garptan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenuptan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Burhan-ı aklî gibi cevap verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek:

"Kıble ve Kâbe öyle bir amud-u nurânîdir ki, semavatı Arşa kadar takmış ve nazm edip, küre-i arzın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâsı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıbleyle temas ve musafaha edecektir."

Ey birader! Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acip hülyaların âlem-i hayalden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur, tâ girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın. Eğer o hayalâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmezse, tevsi-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sakinlerini gör, sual et. Zira, ev sahibi evini bilir. Onlar umumen müşahede ve tevatürle bir lisanla sana söyleyecekler: "Yahu! Bizim beşiğimiz ve feza-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divane değildir. Ecram-ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun-u İlâhîde şüzûz ve serkeşlik etsin." Hem de delâil-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibraz edecektir.

İşaret

Nizam-ı hilkat-i âlem denilen şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczup ve misafir olan küre-i arza, güneşe iktida eden safbeste yıldızların safında durup itaat etmesini farz ve vacip kılmıştır. Zira zemin, sema ile beraber اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 1 demişlerdir. Taat ise, cemaatle daha efdal ve daha ahsendir.

Elhasıl: Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir.

Tenbih

Zaaf-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umurun biri de, "Bu hakikat dine münafidir" olan kelime-i hamkadır. Zira burhan-ı kat'î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkitle almak istiyor.

(Muhakemat eserinden, Birinci Makale, On İkinci Mukaddeme, Birinci Mesele, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2010, s.83)

Kelimelerin anlamları için bkz: http://www.erisale.com/#content.tr.13.68

Âlimlerin sayısı artırılabilir. Dileyen araştırıp buraya yazabilir. Bu âlimlerin çoğu kelamcı olduğu için görüşleri daha çok önem kazanıyor. Bunların dışında, az önce de ifade ettiğim gibi, benim okuduğum tefsirlerden birçoğunda (Elmalılı, Mevdudi, Seyyid Kutup, Beydavi vd.) Naziat 30 ve Gaşiye 20 için dünyanın dünyanın düzlüğü filan kasdedilmez. Hep yeryüzünün, insanın yaşaması için nasıl uygun ve güzel bir hâle getirildiğinden bahseder. Ancak görmek istemeyen gözler için ne anlatılsa boş. Ne demişler: ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ.


   
CevapAlıntı
StreetLight
(@streetlight)
Katılım : 5 sene önce
Gönderiler: 1010
 
Gönderen: @kemal

@unknwn

Bunu söyleyen birçok âlim var. Aşağıya birkaçının tefsirinden bölümler atacağım. Bunların dışında mevzu bahis olan Naziat 30 ve Gaşiye 20 ayetlerinde de müfessirlerin çoğunluğu, dünyanın şekli ile alâkalı bir fikir beyan etmemiş ve bu ayetlere "Allah yeryüzünü/yerküreyi düzenledi, yaşamaya uygun hâle getirdi, insanların hayatlarını idame ettirebilmeleri için elverişli hâle getirdi" gibi mânâlar vermişler. Bu da aslında onların dünyanın yuvarlaklığı fikrini benimsediklerini ve bunu tartışmaya gerek bile olmadığını düşündüklerini gösterir. Eğer bahsettiğim ayetlerden dünyanın şeklinin düz olduğu ile ilgili bir çıkarımda bulunsalardı bunu hassaten, özellikle belirtmeleri gerekirdi. Böyle bir hamakate ihtimal dahi vermemişler ki öne sürmemişler. Demek ki sessiz kalarak onlar da bunu kabul etmiş oluyor.

Aşağıya klasik âlimlerden bugüne değin bu konuda fikir beyan eden birkaç âlimin görüşünü aktaracağım. Dileyen derinlemesine araştırabilir:

 

İmam Gazali'nin Görüşü:

İkinci kısma gelince; bu konuda onların (felsefecilerin) mezhepleri (yolları/görüşleri) dinî esaslarla katiyyen çelişmez ve bu konuda onlarla tartışmak, peygamberlerin ve Resûllerin -Allah'ın selât ve selâmı onların üzerine olsun- tasdik edilmesi için zorunlu olan hususlar değildir. Şu sözleri gibi: Ay tutulması; yeryüzünün, güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının yok olmasından ibarettir. Çünkü o ışığını güneşten alır. Yeryüzü kürre biçimindedir. Gök, onu her yandan çevreleyin kuşatır. Ay, dünyanın gölgesine düşünce güneşin ışığı ondan kesilir. Ve şu sözleri gibi: Güneş tutulmasının anlamı; ayın cirminin bakanla güneş arasına girmesinden ibârettir. Bu, her ikisinin bir dakika içerisinde aynı noktada birleşmelerinden dolayıdır.

(Tehâfüt el-Felâsife Filozofların Tutarsızlığı, İmâm Gazzâlî (Çev. Bekir Karlığa), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1981, s.7-8)

Fahreddin Râzî’nin Görüşü:

“"O yere (bakmazlar mı) nasıl yayılıp, döşenmiştir o" .

Yani, yer de, üzerinde hareket eden canlılar için bir döşek, bir mekandır. Bazı kimseler bu ayet ile, yeryüzünün küre olmadığına istidlal etmişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü küre, çok büyük olduğunda, her bir parçası bir satıh (düzlük) gibi olur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ayetleri malum sigası ve mütekellim zamiriyle “Keyfe halaktu, rafe'tu, nesabtu” ve “setahtu” "Nasıl yarattım, yükselttim, diktim ve yayıp döşedim" şeklinde okumuştur ki hepsi, "Bunları nasıl yaptım, bakmaz mısınız?" takdirindedir. Buna göre, mef'ûl zamiri hazfedilmiştir. (Tefsir-i Kebir, Gaşiye 20 tefsiri)”

 

"onu yaydı" anlamındadır. Nitekim, Zeyd Ibn Amr Ibn Nufeyi şöyle demiştir: "Onu yaydı... Onun su yüzünde dümdüz olduğunu görünce de, onun üzerine (kazıklar misali) dağlar çaktı..."

Ümeyye İbn Ebi's-Salt da şöyle demiştir:

"Ülkeleri yayıp, onlan tesviye ettin (düzene koydun).. Ve Sen, onları durup katlamaya da kadirsin.."

Dil alimleri şunu söylemiştir: Bu kelime hakkında iki kullanış biçimi vardır: Bu tıpkı (......) ifadelerinde olduğu gibidir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin bir sözünde (naklinde) de şöyle varid olmuştur. "Allahım, ey yayılmış olanların yayıcısı..." "Ey, yayılmış olan yedikat yeri yayan Allah'ım..." Yine, bu kelimenin aslının, bir şeyi bir yerden başka yere taşımak anlamında olduğu, çocuğun, küreyi (topu) yerin yüzüne atıp yuvarladığı zaman kullanılan ifadesinin de bu anlamda olduğu söylenmiştir. Yine (اَدْحَي النُّعَامَةِ) ifadesi vardır ki, bu, deve kuşunun yuvasıdır; yani onun serip döşediği, taşlarını temizlediği böylece de onun için döşek vazifesi gören yer,. Bu da, (اَلدُّحُوُّ) kelimesinin manasının, izale etme ve hazırlama manalarına varıp dayandığına delalet eder. (Naziat 30 tefsiri)

Ayrıca Razi’nin bu ayetteki “dehaha” ibaresinin tefsirinde kullandığı ifadelere dikkat edin. Yeni şeyler söylemiyoruz. Kadim âlimler de bunu söylüyor.

 

İsmail Hakkı Bursevî’nin Görüşü:

 

Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı? Üzerinde yürüdükleri, gezip dolaştıkları yeryüzünün nasıl yayıldığına ve üzerinde yaşayan mahlûkatın menfaatinin gerektirdiği biçimde suyun yüzünde nasıl yayıldığına bakmazlar mı?

Dünyanın küre biçiminde yuvarlak olmadığı ve düz olduğu yolundaki çıkarılacak kanaate şöyle cevap verilmiştir: Eğer küre son derece büyük olursa bu kürenin her parçası satıh gibi düz olur ve böyle bir satıha ”yayılmak" fiilini kullanmak yanlış olmaz. Küreden küreye fark vardır. Tıpkı güvercin yumurtasıyla deve kuşu yumurtası arasında fark olduğu gibi. (Gaşiye 20 Tefsiri, Rûhu’l Beyân)

 

Sabuni Hocaefendi’nin Görüşü

 

Üzerinde yaşadıkları yer yüzüne bakmıyorlar mı? Nasıl yayılıp döşenmiş ve
neticede üzerinde karar kılacakları ve çeşitli ekinler ekebilecekleri şekilde geniş
bir hale gelmiştir. Âlûsî şöyle der: Bu, yeryüzünün küre veya küreî yani elips
şeklinde olduğu görüşüne zıt değildir. Zira yeryüzü çok büyüktür. (Gaşiye 20 tefsiri, Safvetü’t-Tefâsîr)

Ömer Nasuhi Bilmen’in Görüşleri:

 

(Ve yere) de hiç bakıp durmuyorlar mı ki: (Nasıl yayılmış.) Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur. Yeryüzü, küresel bir sekil olsa da, dâima dönse de görünür, kendisinden istifâde edilmesi bakımından dâima sakin bulunmaktadır. Dâima aynı vaziyeti muhafaza etmektedir. Artık bu kadar gözlere çarpıp duran eserler, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve hikmetine pek kuvvetli birer şahittir. Bunları görüp duranlar, O Hikmet Sahibi Yaratıcının varlığını, kudret ve azametini, âhiret hayatını da meydana getirebileceğini nasıl inkâr eder, imkânsız sanabilirler?. Hiç bu kadar essiz, güzel muhteşem eserleri bir nazarı dikkate almazlar mı? (Gaşiye 20 tefsiri, Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri)

 

Kurtubi Naziat 30 tefsirinde şöyle der:

Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak" derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerinde yayılması dolayısıyla denilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Görüşleri:

Birinci Mesele

Senin munsıf olan zihnine malûmdur ki: Küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkikîn-i İslâm—eğerçi ittifak-ı sükûtuyla olsa—ittifak etmişlerdir. Eğer bir şüphen varsa, Makasıd ve Mevafık'a git. Maksada vukuf ve ıttıla peyda edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar.

            Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü'l-Gayb olan, İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.

Eğer onunla mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazâlî'nin yanına git, fetva iste. De ki: "Küreviyette müşâhhat var mıdır?" Elbette diyecek: "Kabul etmezsen müşâhhat vardır." Zira, tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş: "Kim küreviyet-i arz gibi burhan-ı kat'iyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu sadakat değil, hıyanettir."

Eğer ümmîsin, fetvayı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle. Zira, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: "Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur."

Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbni Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî'ye git, istiftâ et. De ki:

"Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?"

Hem de istifsar et ki: "Şartın târif-i şer'îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır."

Emin ol, İmam-ı Şafiî mesele-i ûlâyı şarktan ve garptan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenuptan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Burhan-ı aklî gibi cevap verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek:

"Kıble ve Kâbe öyle bir amud-u nurânîdir ki, semavatı Arşa kadar takmış ve nazm edip, küre-i arzın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâsı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıbleyle temas ve musafaha edecektir."

Ey birader! Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acip hülyaların âlem-i hayalden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur, tâ girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın. Eğer o hayalâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmezse, tevsi-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sakinlerini gör, sual et. Zira, ev sahibi evini bilir. Onlar umumen müşahede ve tevatürle bir lisanla sana söyleyecekler: "Yahu! Bizim beşiğimiz ve feza-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divane değildir. Ecram-ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun-u İlâhîde şüzûz ve serkeşlik etsin." Hem de delâil-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibraz edecektir.

İşaret

Nizam-ı hilkat-i âlem denilen şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczup ve misafir olan küre-i arza, güneşe iktida eden safbeste yıldızların safında durup itaat etmesini farz ve vacip kılmıştır. Zira zemin, sema ile beraber اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 1 demişlerdir. Taat ise, cemaatle daha efdal ve daha ahsendir.

Elhasıl: Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir.

Tenbih

Zaaf-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umurun biri de, "Bu hakikat dine münafidir" olan kelime-i hamkadır. Zira burhan-ı kat'î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkitle almak istiyor.

(Muhakemat eserinden, Birinci Makale, On İkinci Mukaddeme, Birinci Mesele, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2010, s.83)

Kelimelerin anlamları için bkz: http://www.erisale.com/#content.tr.13.68

Âlimlerin sayısı artırılabilir. Dileyen araştırıp buraya yazabilir. Bu âlimlerin çoğu kelamcı olduğu için görüşleri daha çok önem kazanıyor. Bunların dışında, az önce de ifade ettiğim gibi, benim okuduğum tefsirlerden birçoğunda (Elmalılı, Mevdudi, Seyyid Kutup, Beydavi vd.) Naziat 30 ve Gaşiye 20 için dünyanın dünyanın düzlüğü filan kasdedilmez. Hep yeryüzünün, insanın yaşaması için nasıl uygun ve güzel bir hâle getirildiğinden bahseder. Ancak görmek istemeyen gözler için ne anlatılsa boş. Ne demişler: ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ.

Mükemmel hocam. Allah razı olsun. Çok iyi oldu bunları gördüğüm. 


   
CevapAlıntı
İbn-i Sebîl
(@ibnussebil)
Katılım : 5 sene önce
Gönderiler: 1778
Konu başlatıcı  
Gönderen: @unknwn
Gönderen: @kemal

@unknwn

Bunu söyleyen birçok âlim var. Aşağıya birkaçının tefsirinden bölümler atacağım. Bunların dışında mevzu bahis olan Naziat 30 ve Gaşiye 20 ayetlerinde de müfessirlerin çoğunluğu, dünyanın şekli ile alâkalı bir fikir beyan etmemiş ve bu ayetlere "Allah yeryüzünü/yerküreyi düzenledi, yaşamaya uygun hâle getirdi, insanların hayatlarını idame ettirebilmeleri için elverişli hâle getirdi" gibi mânâlar vermişler. Bu da aslında onların dünyanın yuvarlaklığı fikrini benimsediklerini ve bunu tartışmaya gerek bile olmadığını düşündüklerini gösterir. Eğer bahsettiğim ayetlerden dünyanın şeklinin düz olduğu ile ilgili bir çıkarımda bulunsalardı bunu hassaten, özellikle belirtmeleri gerekirdi. Böyle bir hamakate ihtimal dahi vermemişler ki öne sürmemişler. Demek ki sessiz kalarak onlar da bunu kabul etmiş oluyor.

Aşağıya klasik âlimlerden bugüne değin bu konuda fikir beyan eden birkaç âlimin görüşünü aktaracağım. Dileyen derinlemesine araştırabilir:

 

İmam Gazali'nin Görüşü:

İkinci kısma gelince; bu konuda onların (felsefecilerin) mezhepleri (yolları/görüşleri) dinî esaslarla katiyyen çelişmez ve bu konuda onlarla tartışmak, peygamberlerin ve Resûllerin -Allah'ın selât ve selâmı onların üzerine olsun- tasdik edilmesi için zorunlu olan hususlar değildir. Şu sözleri gibi: Ay tutulması; yeryüzünün, güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının yok olmasından ibarettir. Çünkü o ışığını güneşten alır. Yeryüzü kürre biçimindedir. Gök, onu her yandan çevreleyin kuşatır. Ay, dünyanın gölgesine düşünce güneşin ışığı ondan kesilir. Ve şu sözleri gibi: Güneş tutulmasının anlamı; ayın cirminin bakanla güneş arasına girmesinden ibârettir. Bu, her ikisinin bir dakika içerisinde aynı noktada birleşmelerinden dolayıdır.

(Tehâfüt el-Felâsife Filozofların Tutarsızlığı, İmâm Gazzâlî (Çev. Bekir Karlığa), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1981, s.7-8)

Fahreddin Râzî’nin Görüşü:

“"O yere (bakmazlar mı) nasıl yayılıp, döşenmiştir o" .

Yani, yer de, üzerinde hareket eden canlılar için bir döşek, bir mekandır. Bazı kimseler bu ayet ile, yeryüzünün küre olmadığına istidlal etmişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü küre, çok büyük olduğunda, her bir parçası bir satıh (düzlük) gibi olur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ayetleri malum sigası ve mütekellim zamiriyle “Keyfe halaktu, rafe'tu, nesabtu” ve “setahtu” "Nasıl yarattım, yükselttim, diktim ve yayıp döşedim" şeklinde okumuştur ki hepsi, "Bunları nasıl yaptım, bakmaz mısınız?" takdirindedir. Buna göre, mef'ûl zamiri hazfedilmiştir. (Tefsir-i Kebir, Gaşiye 20 tefsiri)”

 

"onu yaydı" anlamındadır. Nitekim, Zeyd Ibn Amr Ibn Nufeyi şöyle demiştir: "Onu yaydı... Onun su yüzünde dümdüz olduğunu görünce de, onun üzerine (kazıklar misali) dağlar çaktı..."

Ümeyye İbn Ebi's-Salt da şöyle demiştir:

"Ülkeleri yayıp, onlan tesviye ettin (düzene koydun).. Ve Sen, onları durup katlamaya da kadirsin.."

Dil alimleri şunu söylemiştir: Bu kelime hakkında iki kullanış biçimi vardır: Bu tıpkı (......) ifadelerinde olduğu gibidir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin bir sözünde (naklinde) de şöyle varid olmuştur. "Allahım, ey yayılmış olanların yayıcısı..." "Ey, yayılmış olan yedikat yeri yayan Allah'ım..." Yine, bu kelimenin aslının, bir şeyi bir yerden başka yere taşımak anlamında olduğu, çocuğun, küreyi (topu) yerin yüzüne atıp yuvarladığı zaman kullanılan ifadesinin de bu anlamda olduğu söylenmiştir. Yine (اَدْحَي النُّعَامَةِ) ifadesi vardır ki, bu, deve kuşunun yuvasıdır; yani onun serip döşediği, taşlarını temizlediği böylece de onun için döşek vazifesi gören yer,. Bu da, (اَلدُّحُوُّ) kelimesinin manasının, izale etme ve hazırlama manalarına varıp dayandığına delalet eder. (Naziat 30 tefsiri)

Ayrıca Razi’nin bu ayetteki “dehaha” ibaresinin tefsirinde kullandığı ifadelere dikkat edin. Yeni şeyler söylemiyoruz. Kadim âlimler de bunu söylüyor.

 

İsmail Hakkı Bursevî’nin Görüşü:

 

Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı? Üzerinde yürüdükleri, gezip dolaştıkları yeryüzünün nasıl yayıldığına ve üzerinde yaşayan mahlûkatın menfaatinin gerektirdiği biçimde suyun yüzünde nasıl yayıldığına bakmazlar mı?

Dünyanın küre biçiminde yuvarlak olmadığı ve düz olduğu yolundaki çıkarılacak kanaate şöyle cevap verilmiştir: Eğer küre son derece büyük olursa bu kürenin her parçası satıh gibi düz olur ve böyle bir satıha ”yayılmak" fiilini kullanmak yanlış olmaz. Küreden küreye fark vardır. Tıpkı güvercin yumurtasıyla deve kuşu yumurtası arasında fark olduğu gibi. (Gaşiye 20 Tefsiri, Rûhu’l Beyân)

 

Sabuni Hocaefendi’nin Görüşü

 

Üzerinde yaşadıkları yer yüzüne bakmıyorlar mı? Nasıl yayılıp döşenmiş ve
neticede üzerinde karar kılacakları ve çeşitli ekinler ekebilecekleri şekilde geniş
bir hale gelmiştir. Âlûsî şöyle der: Bu, yeryüzünün küre veya küreî yani elips
şeklinde olduğu görüşüne zıt değildir. Zira yeryüzü çok büyüktür. (Gaşiye 20 tefsiri, Safvetü’t-Tefâsîr)

Ömer Nasuhi Bilmen’in Görüşleri:

 

(Ve yere) de hiç bakıp durmuyorlar mı ki: (Nasıl yayılmış.) Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur. Yeryüzü, küresel bir sekil olsa da, dâima dönse de görünür, kendisinden istifâde edilmesi bakımından dâima sakin bulunmaktadır. Dâima aynı vaziyeti muhafaza etmektedir. Artık bu kadar gözlere çarpıp duran eserler, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve hikmetine pek kuvvetli birer şahittir. Bunları görüp duranlar, O Hikmet Sahibi Yaratıcının varlığını, kudret ve azametini, âhiret hayatını da meydana getirebileceğini nasıl inkâr eder, imkânsız sanabilirler?. Hiç bu kadar essiz, güzel muhteşem eserleri bir nazarı dikkate almazlar mı? (Gaşiye 20 tefsiri, Kur'anı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri)

 

Kurtubi Naziat 30 tefsirinde şöyle der:

Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak" derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerinde yayılması dolayısıyla denilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Görüşleri:

Birinci Mesele

Senin munsıf olan zihnine malûmdur ki: Küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkikîn-i İslâm—eğerçi ittifak-ı sükûtuyla olsa—ittifak etmişlerdir. Eğer bir şüphen varsa, Makasıd ve Mevafık'a git. Maksada vukuf ve ıttıla peyda edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar.

            Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü'l-Gayb olan, İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.

Eğer onunla mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazâlî'nin yanına git, fetva iste. De ki: "Küreviyette müşâhhat var mıdır?" Elbette diyecek: "Kabul etmezsen müşâhhat vardır." Zira, tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş: "Kim küreviyet-i arz gibi burhan-ı kat'iyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu sadakat değil, hıyanettir."

Eğer ümmîsin, fetvayı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle. Zira, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: "Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur."

Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbni Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî'ye git, istiftâ et. De ki:

"Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?"

Hem de istifsar et ki: "Şartın târif-i şer'îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır."

Emin ol, İmam-ı Şafiî mesele-i ûlâyı şarktan ve garptan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenuptan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Burhan-ı aklî gibi cevap verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek:

"Kıble ve Kâbe öyle bir amud-u nurânîdir ki, semavatı Arşa kadar takmış ve nazm edip, küre-i arzın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâsı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıbleyle temas ve musafaha edecektir."

Ey birader! Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acip hülyaların âlem-i hayalden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur, tâ girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın. Eğer o hayalâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmezse, tevsi-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sakinlerini gör, sual et. Zira, ev sahibi evini bilir. Onlar umumen müşahede ve tevatürle bir lisanla sana söyleyecekler: "Yahu! Bizim beşiğimiz ve feza-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divane değildir. Ecram-ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun-u İlâhîde şüzûz ve serkeşlik etsin." Hem de delâil-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibraz edecektir.

İşaret

Nizam-ı hilkat-i âlem denilen şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczup ve misafir olan küre-i arza, güneşe iktida eden safbeste yıldızların safında durup itaat etmesini farz ve vacip kılmıştır. Zira zemin, sema ile beraber اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 1 demişlerdir. Taat ise, cemaatle daha efdal ve daha ahsendir.

Elhasıl: Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir.

Tenbih

Zaaf-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umurun biri de, "Bu hakikat dine münafidir" olan kelime-i hamkadır. Zira burhan-ı kat'î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkitle almak istiyor.

(Muhakemat eserinden, Birinci Makale, On İkinci Mukaddeme, Birinci Mesele, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2010, s.83)

Kelimelerin anlamları için bkz: http://www.erisale.com/#content.tr.13.68

Âlimlerin sayısı artırılabilir. Dileyen araştırıp buraya yazabilir. Bu âlimlerin çoğu kelamcı olduğu için görüşleri daha çok önem kazanıyor. Bunların dışında, az önce de ifade ettiğim gibi, benim okuduğum tefsirlerden birçoğunda (Elmalılı, Mevdudi, Seyyid Kutup, Beydavi vd.) Naziat 30 ve Gaşiye 20 için dünyanın dünyanın düzlüğü filan kasdedilmez. Hep yeryüzünün, insanın yaşaması için nasıl uygun ve güzel bir hâle getirildiğinden bahseder. Ancak görmek istemeyen gözler için ne anlatılsa boş. Ne demişler: ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ.

Mükemmel hocam. Allah razı olsun. Çok iyi oldu bunları gördüğüm. 

Hepimizden Allah razı ola kardeşim. 


   
StreetLight and Furkan reacted
CevapAlıntı
Sayfa 2 / 2

Başa dön tuşu