Son 15 cevap

Son 10 konu

[box type= align="alignleft" class="" width=""]

İyi bir B-Y forumu yazarı nasıl olunur: 

  1. Öncelikle açacağınız konuya ne çok uzun ne de çok kısa ve konuyu çok iyi açıklayan bir başlık atmalısınız. Başlığı okuyan konuyu anlamalı. Daha sonra mesajınızı uzun olarak, ayrıntılandırarak yazmalısınız. Mesajı ayrıntılandırmaktan kaçınmayın, ne dediğimi herkes anladı diye düşünmeyin. Çünkü yazar öyle sansa bile, okuyucu çoğu zaman kısa yazılardan ne denmek istendiğini anlayamıyor.
  2. Konu açarken konu başlığını çok kısa veya uzun girmemelisiniz ve konuyla alakalı bir başlık olmalı. "Yardım edin", "Bir sorum var" gibi konunun içeriğini anlatmayan başlıklar olmamalı. Veya soruyu uzunca başlık kısmına yazmamalısınız. Başlık atarken kendinizin bu konuyu Google'da nasıl aratacaksanız o şekilde bir başlık atmanız uygun olur. Örneğin karışmayan denizleri Google'da aratan kişi "Birbirine karışmayan denizler" olarak aratır.
  3. Ayrıca telefondan yazsanız dahi noktalama işaretlerini kullanarak yazın ki yazdıklarınız anlaşılır ve kaliteli olsun ve cevap gecikmesin.
  4. Her konuyu ilgili forumda açınız. Örneğin dini soru soracaksanız "Bir sohbet aç" forumunda açmayınız.
  5.  Her konu için ayrı konu başlığı açalım. Bir konu başlığı altında daldan dala konmayalım. Bir konuyu tartışırken aklımıza yeni bir konu gelirse, yeni bir konu olarak açalım.
  6. Kanunlara aykırı olarak yapılan yorumları haber vermek için yorumun altındaki rapor butonuna tıklayınız. Detaylar Kullanım koşullarında.

Üye olamıyorum: Üyelik adınızı İngilizce karakterlerle ve boşluk olmadan oluşturunuz. Sonra e-posta adresine gelen doğrulama linkini tıklayınız. E-posta gelmediyse spam veya gereksiz kutusuna bakınız.

[/box]

Bildirimler
Tümünü temizle

Tecdid

(@cihanbey)
Katılım : 6 sene önce
Gönderiler: 1
Konu başlatıcı  

Günümüzde Müslümanlar çağ ile uyumda bir sorun yaşıyor, çağa ayak uydurmanın ancak reform ile olabileceği şeklinde yanlış bir zana kapılıp yeniliğe neredeyse tamamen karşı oluyor. Bu sorun, dinin aslı ile içtihat ve geleneğin karıştırılmasından ötürü gerçekleşiyor (Yazının ilerleyen bölümünde buna değinilmiştir.) Çağa uyum sağlamak, geleneği tamamen reddetmek olmadığı gibi geleneği tamamen kabul etmek de zorunluluk içermemektedir. Böyle olduğunu düşünen kişi bunun kendi fikri olduğunu unutmamalıdır. Dinin aslına uygun olarak, herhangi bir ekleme veya çıkarma yapmadan çağ ile uyumun sağlanabilmesi pek tabiidir. Bunu engelleyen bilhassa maalesef bazı Müslümanlardır. Mezhep taassubu bunda önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. İfrat ve tefrit arasındaki dengesizliğin son derece kendini gösterdiği bu zamanlarda İslam’ın aydınlığını, Müslümanların karanlığından sıyrılarak anlatmaya çalışmak modernist yaftasına sebep olmaktadır. Bizi sandıkları kesimden farklı olduğumuzu, bunun bizim uydurduğumuz bir şey olmadığını ifade etmek için bu hususta benimsemiş olduğumuz tecdid kavramını açıklamak büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Tecdid, reform demek değildir.(1) Dinin aslına göre Müslümanların mevcut çağda din ile irtibatlarının yeniden tahsis edilmesi anlamına gelir.(2) Lakin unutulmamalı ki dinin aslı ile çağa göre şekillenen içtihat geleneği birbirine karıştırılmamalıdır.(3) Tecdid, Müslümanların kabul etmesi gereken ve tabii bir durumdur.(4) Müceddid, her konuda ilk asrın müceddidlerine bağlı kalmak mecburiyetinde değildir. Çağın getirdiği bazı hususlara göre tecdid değişiklik gösterebilmektedir.(5) Aynı zamanda tecdid bir kişi tarafından gerçekleştirilmek zorunda da değildir, belli bir grup alim tarafından da gerçekleştirilebilir. Aynı zamanda tecdidin birkaç alandan alimle sınırlı kalmayacağı görüşü de mevcuttur.(6) Mesela Süyuti, aralarında İbn Haldun, İbn Cemaa, İbn Arefe’nin de yer aldığı yirmi yedi alimin ismini vermektedir.(7) Şah Veliyullah tecdid ile ifrat ve tefrit hususundaki bağa temas etmiştir. Yani tecdidi, tefriti olduğu kadar ifratı da ıslah mahiyetinde gören görüşler mevcuttur.(8) Günümüzde İslâm dünyasının hemen her tarafında ilmî, fikrî ve siyasî faaliyetlerin kendilerini ifade etmek için kullandığı temel terimlerden biri tecdiddir. Tecdid, İslâm dünyasının kendini yeniden keşfetmesi ve sömürge şartlarından kurtularak kendi asaletini bulabilmesi yolundaki gayretlerinin tamamını belirtmekte, dil biliminden davet tarzına, siyasî düzenden fıkıh usulüne, düşünceden ahlâka kadar bütün alanlarda yenilenme gayretleri için kullanılmaktadır. Zamanımızda İslâm dünyasının hakiki/klasik mânasıyla bir tecdide ihtiyacı olduğunu ve böyle bir sürecin yaşandığını gösteren birçok işaret vardır. Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki, geleneğe tümüyle karşı çıkmak gibi bir zorunluluk olmadığı gibi her çağda ekollerin tüm hükümlerini hiçbir değişiklik yapmadan uygulamak gibi bir zorunluluk da yoktur, ve dinde reform gibi kavram ve amaçlara ihtiyaç kalmadan da din ile çağ arasında bağlantı kurulabileceği gibi buna karşı çıkmak da adeta tarihe karşı çıkmaktır. Allahu A'lem.

-----------------------------------------------------------------------------
Notlar:

(1) Sözlükte “yenilemek, yeni bir yol açmak” anlamındaki tecdîd, bir işi ya da bir şeyi ciddiyetle ve bir yöntemle yeniden ve aslına uygun biçimde yenileme faaliyetini ifade eder. Buna göre dinin tecdidi, “dinde değişiklik yapılarak bazı unsurların çıkarılıp yeni bazı unsurların eklenmesi şeklinde dinin yeniden tanımlanması” (reform) anlamında olmayıp “zaman içerisinde zayıflayan dinle irtibatın yeniden güçlendirilmesi” demektir (Karaman, s. 584; Ertürk, X/1-3 [1997], s. 129-130).

(2) Nitekim “tecdîdü İbrâhîm li-binâi’l-Kâ‘be” ifadesi Kâbe’nin yıkıldıktan sonra eski yerinde ve aslına uygun biçimde yeniden inşasını anlatır. Buna göre yenileme dinin kendisinde değil insanların dinle irtibatı noktasında kavranmış, zaman içerisinde dinle dindarlar arasında ortaya çıkan gevşemenin aşılarak dinle irtibatın yeniden güçlendirilmesi için kullanılmıştır.

(3) İctihad taklidin mukabili bir mânayı ifade etmekte, benzer bir anlam için tahkik kelimesi de kullanılmaktadır. Özellikle Fahreddin er-Râzî ve sonrasındaki âlimlerin yöntemini ifade eden tahkike taklide mukabil bir anlam da verilmektedir. Bu sebeple birçok müellifin taklidi eleştirmesi, ictihadın vazgeçilmezliği ve devam ettiği dikkate alındığında mutlak ictihaddan çok tahkik talebi anlamına gelmektedir (Hallaq, XVI/1 [1984], tür.yer.; Hirschler, LXVIII/2 [2005], tür.yer.). Gelenek karşısında eleştirel bir tutumu içeren tahkik, fıkhî meseleler için kullanılan ictihaddan farklı şekilde bütün geleneksel bilgi alanlarında, bilhassa tasavvuf ve kelâmla dil bilimi/dil felsefesinde kullanılmaktadır. Özellikle VII. (XIII.) yüzyıldan itibaren eserlerde görülen ve XIX. yüzyıla kadar devam eden taklit eleştirisini ictihad talebi olarak değil tahkik talebi olarak anlamak daha uygundur. Buradan hareketle Râzî’den sonra tecdidin tahkikle eş anlamlı kullanıldığı uzunca bir süreç yaşandığı söylenebilir (Münâvî, I, 11-12).

(4) Bir hadiste, “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak (yüceddidü) birini gönderir” denilmiş (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 1), bu hadis hem klasik hem çağdaş âlimler tarafından tekrar edilmiştir. Hadisteki “yüceddidü” fiilinin anlamı çeşitli alanlarla irtibatlı olarak farklılaşmakla birlikte buradaki “dini yenileme” tabiri tarihî süreçte müslümanların hayatında önemli bir yer edinmiş, insanların kendilerine bu itibarı kazandıran fiilleri dikkate alınarak anlaşılmıştır.

(5) Tecdidin muhtevası onu gerçekleştirenlerin yaptıklarından, bunlar da toplumun karşı karşıya kaldığı sorunlardan bağımsız olarak kavranmamıştır. Meselâ I. (VII.) asrın müceddidi sayıldığı hususunda neredeyse ittifak bulunan Ömer b. Abdülazîz’in gerçekleştirdikleriyle II. (VIII.) asrın müceddidi kabul edilenlerin önemlilerinden İmam Şâfiî’nin yaptıkları muhteva bakımından birbirinden tamamen farklıdır. Ancak her ikisinde dikkat çeken ortak yön kendi dönemlerinde ortaya çıkan, dinle hayat arasında açık olarak nitelenebilecek sorunların çözülmesine ön ayak olmalarıdır. Bu açık I. (VII.) asırla II. (VIII.) asırda farklılık gösterdiğinden tecdidin içeriği de farklı tahakkuk etmiştir. Bu durum diğer asırlar için de geçerlidir.

(6) İbn Kesîr müceddidin bir kişi olmasının gerekmediğini, tecdidin farz-ı kifâye kabul edilmesi dolayısıyla birden fazla âlim tarafından da gerçekleştirilebileceğini söyler. Buna karşılık İbnü’l-Esîr müceddidlik hususunda ihtilâf bulunduğunu, ihtilâfın sebebinin âlimlerin kendi mezheplerinden kişiyi müceddid gösterme gayretlerinden kaynaklandığını ifade eder (Süyûtî, et-Tenbiʾe, s. 107). Süyûtî, müceddidin birden fazla ve farklı ihtisas alanlarından gelebileceğini savunanların olduğunu belirtir. Asıl mesele insanların hayatında dinle irtibatlarını güçlendirmektir. Bu da sadece bir fakih, muhaddis veya kelâm âliminin çabasıyla değil bu alanlardan çeşitli âlimlerin katkısıyla gerçekleşebilir. Bu durumda tecdid toplumun umumunu ilgilendiren bir faaliyet şeklinde görülmektedir.

(7) (et-Teḥaddüs̱, s. 149-161)

(8) “Her nebîye dinini intihallerden temizleyecek bir müceddid gerekir. O sekîne libasını giyinmiş bir muhaddistir; vücûbu, tahrîmi, keraheti, sünneti ve ibâhayı aslî konumuna yerleştirir; şeriatı mevzû hadislerden ve kıyaslardan, her türlü ifrat ve tefritten arındırır.’’ (a.g.e., II, 159-160)


   
Alıntı
(@selsebil)
Moderatör.
Katılım : 6 sene önce
Gönderiler: 3113
 
Şu kişiden alıntılanmıştır: CihanBey tarhinde 21 Eylül 2020, 16:08

Günümüzde Müslümanlar çağ ile uyumda bir sorun yaşıyor, çağa ayak uydurmanın ancak reform ile olabileceği şeklinde yanlış bir zana kapılıp yeniliğe neredeyse tamamen karşı oluyor. Bu sorun, dinin aslı ile içtihat ve geleneğin karıştırılmasından ötürü gerçekleşiyor (Yazının ilerleyen bölümünde buna değinilmiştir.) Çağa uyum sağlamak, geleneği tamamen reddetmek olmadığı gibi geleneği tamamen kabul etmek de zorunluluk içermemektedir. Böyle olduğunu düşünen kişi bunun kendi fikri olduğunu unutmamalıdır. Dinin aslına uygun olarak, herhangi bir ekleme veya çıkarma yapmadan çağ ile uyumun sağlanabilmesi pek tabiidir. Bunu engelleyen bilhassa maalesef bazı Müslümanlardır. Mezhep taassubu bunda önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. İfrat ve tefrit arasındaki dengesizliğin son derece kendini gösterdiği bu zamanlarda İslam’ın aydınlığını, Müslümanların karanlığından sıyrılarak anlatmaya çalışmak modernist yaftasına sebep olmaktadır. Bizi sandıkları kesimden farklı olduğumuzu, bunun bizim uydurduğumuz bir şey olmadığını ifade etmek için bu hususta benimsemiş olduğumuz tecdid kavramını açıklamak büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Tecdid, reform demek değildir.(1) Dinin aslına göre Müslümanların mevcut çağda din ile irtibatlarının yeniden tahsis edilmesi anlamına gelir.(2) Lakin unutulmamalı ki dinin aslı ile çağa göre şekillenen içtihat geleneği birbirine karıştırılmamalıdır.(3) Tecdid, Müslümanların kabul etmesi gereken ve tabii bir durumdur.(4) Müceddid, her konuda ilk asrın müceddidlerine bağlı kalmak mecburiyetinde değildir. Çağın getirdiği bazı hususlara göre tecdid değişiklik gösterebilmektedir.(5) Aynı zamanda tecdid bir kişi tarafından gerçekleştirilmek zorunda da değildir, belli bir grup alim tarafından da gerçekleştirilebilir. Aynı zamanda tecdidin birkaç alandan alimle sınırlı kalmayacağı görüşü de mevcuttur.(6) Mesela Süyuti, aralarında İbn Haldun, İbn Cemaa, İbn Arefe’nin de yer aldığı yirmi yedi alimin ismini vermektedir.(7) Şah Veliyullah tecdid ile ifrat ve tefrit hususundaki bağa temas etmiştir. Yani tecdidi, tefriti olduğu kadar ifratı da ıslah mahiyetinde gören görüşler mevcuttur.(8) Günümüzde İslâm dünyasının hemen her tarafında ilmî, fikrî ve siyasî faaliyetlerin kendilerini ifade etmek için kullandığı temel terimlerden biri tecdiddir. Tecdid, İslâm dünyasının kendini yeniden keşfetmesi ve sömürge şartlarından kurtularak kendi asaletini bulabilmesi yolundaki gayretlerinin tamamını belirtmekte, dil biliminden davet tarzına, siyasî düzenden fıkıh usulüne, düşünceden ahlâka kadar bütün alanlarda yenilenme gayretleri için kullanılmaktadır. Zamanımızda İslâm dünyasının hakiki/klasik mânasıyla bir tecdide ihtiyacı olduğunu ve böyle bir sürecin yaşandığını gösteren birçok işaret vardır. Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki, geleneğe tümüyle karşı çıkmak gibi bir zorunluluk olmadığı gibi her çağda ekollerin tüm hükümlerini hiçbir değişiklik yapmadan uygulamak gibi bir zorunluluk da yoktur, ve dinde reform gibi kavram ve amaçlara ihtiyaç kalmadan da din ile çağ arasında bağlantı kurulabileceği gibi buna karşı çıkmak da adeta tarihe karşı çıkmaktır. Allahu A'lem.

-----------------------------------------------------------------------------
Notlar:

(1) Sözlükte “yenilemek, yeni bir yol açmak” anlamındaki tecdîd, bir işi ya da bir şeyi ciddiyetle ve bir yöntemle yeniden ve aslına uygun biçimde yenileme faaliyetini ifade eder. Buna göre dinin tecdidi, “dinde değişiklik yapılarak bazı unsurların çıkarılıp yeni bazı unsurların eklenmesi şeklinde dinin yeniden tanımlanması” (reform) anlamında olmayıp “zaman içerisinde zayıflayan dinle irtibatın yeniden güçlendirilmesi” demektir (Karaman, s. 584; Ertürk, X/1-3 [1997], s. 129-130).

(2) Nitekim “tecdîdü İbrâhîm li-binâi’l-Kâ‘be” ifadesi Kâbe’nin yıkıldıktan sonra eski yerinde ve aslına uygun biçimde yeniden inşasını anlatır. Buna göre yenileme dinin kendisinde değil insanların dinle irtibatı noktasında kavranmış, zaman içerisinde dinle dindarlar arasında ortaya çıkan gevşemenin aşılarak dinle irtibatın yeniden güçlendirilmesi için kullanılmıştır.

(3) İctihad taklidin mukabili bir mânayı ifade etmekte, benzer bir anlam için tahkik kelimesi de kullanılmaktadır. Özellikle Fahreddin er-Râzî ve sonrasındaki âlimlerin yöntemini ifade eden tahkike taklide mukabil bir anlam da verilmektedir. Bu sebeple birçok müellifin taklidi eleştirmesi, ictihadın vazgeçilmezliği ve devam ettiği dikkate alındığında mutlak ictihaddan çok tahkik talebi anlamına gelmektedir (Hallaq, XVI/1 [1984], tür.yer.; Hirschler, LXVIII/2 [2005], tür.yer.). Gelenek karşısında eleştirel bir tutumu içeren tahkik, fıkhî meseleler için kullanılan ictihaddan farklı şekilde bütün geleneksel bilgi alanlarında, bilhassa tasavvuf ve kelâmla dil bilimi/dil felsefesinde kullanılmaktadır. Özellikle VII. (XIII.) yüzyıldan itibaren eserlerde görülen ve XIX. yüzyıla kadar devam eden taklit eleştirisini ictihad talebi olarak değil tahkik talebi olarak anlamak daha uygundur. Buradan hareketle Râzî’den sonra tecdidin tahkikle eş anlamlı kullanıldığı uzunca bir süreç yaşandığı söylenebilir (Münâvî, I, 11-12).

(4) Bir hadiste, “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak (yüceddidü) birini gönderir” denilmiş (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 1), bu hadis hem klasik hem çağdaş âlimler tarafından tekrar edilmiştir. Hadisteki “yüceddidü” fiilinin anlamı çeşitli alanlarla irtibatlı olarak farklılaşmakla birlikte buradaki “dini yenileme” tabiri tarihî süreçte müslümanların hayatında önemli bir yer edinmiş, insanların kendilerine bu itibarı kazandıran fiilleri dikkate alınarak anlaşılmıştır.

(5) Tecdidin muhtevası onu gerçekleştirenlerin yaptıklarından, bunlar da toplumun karşı karşıya kaldığı sorunlardan bağımsız olarak kavranmamıştır. Meselâ I. (VII.) asrın müceddidi sayıldığı hususunda neredeyse ittifak bulunan Ömer b. Abdülazîz’in gerçekleştirdikleriyle II. (VIII.) asrın müceddidi kabul edilenlerin önemlilerinden İmam Şâfiî’nin yaptıkları muhteva bakımından birbirinden tamamen farklıdır. Ancak her ikisinde dikkat çeken ortak yön kendi dönemlerinde ortaya çıkan, dinle hayat arasında açık olarak nitelenebilecek sorunların çözülmesine ön ayak olmalarıdır. Bu açık I. (VII.) asırla II. (VIII.) asırda farklılık gösterdiğinden tecdidin içeriği de farklı tahakkuk etmiştir. Bu durum diğer asırlar için de geçerlidir.

(6) İbn Kesîr müceddidin bir kişi olmasının gerekmediğini, tecdidin farz-ı kifâye kabul edilmesi dolayısıyla birden fazla âlim tarafından da gerçekleştirilebileceğini söyler. Buna karşılık İbnü’l-Esîr müceddidlik hususunda ihtilâf bulunduğunu, ihtilâfın sebebinin âlimlerin kendi mezheplerinden kişiyi müceddid gösterme gayretlerinden kaynaklandığını ifade eder (Süyûtî, et-Tenbiʾe, s. 107). Süyûtî, müceddidin birden fazla ve farklı ihtisas alanlarından gelebileceğini savunanların olduğunu belirtir. Asıl mesele insanların hayatında dinle irtibatlarını güçlendirmektir. Bu da sadece bir fakih, muhaddis veya kelâm âliminin çabasıyla değil bu alanlardan çeşitli âlimlerin katkısıyla gerçekleşebilir. Bu durumda tecdid toplumun umumunu ilgilendiren bir faaliyet şeklinde görülmektedir.

(7) (et-Teḥaddüs̱, s. 149-161)

(8) “Her nebîye dinini intihallerden temizleyecek bir müceddid gerekir. O sekîne libasını giyinmiş bir muhaddistir; vücûbu, tahrîmi, keraheti, sünneti ve ibâhayı aslî konumuna yerleştirir; şeriatı mevzû hadislerden ve kıyaslardan, her türlü ifrat ve tefritten arındırır.’’ (a.g.e., II, 159-160)

Evet katılıyorum, dinin ana emirleri değişmez ama dinin çoğunu zaten insanlar kendi içlerinde bulundukları çağa göre içtihat ederek geliştirmişlerdir. Bunlar ise şartlar değiştikçe yeni içtihatlarla değişebilir. Değişmezse 1000 sene önceki alimlerin kendi içinde bulunduğu şartlara göre üretmiş oldukları bilgiler kullanılır ki bu durumda uyumsuzluklar başlayacaktır. Mesela dinden dönenin ölmesi diye birşey kuran'da yoktur ama eskiden içinde bulunulan şartlar böyle kararlar vermeyi gerektirmiştir. Şu anda ise bu tür kararlara göre hareket etmek dine en büyük zararı verir. Din de olmayan bir içtihat dinin emriymiş gibi gösterilmemeli ve zamanı geldiğinde bunun doğru olmadığı da açık yüreklilikle açıklanabilmelidir.


   
CevapAlıntı

Başa dön tuşu